DÖRDÜNCÜ YARGI PAKETİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

ÇOCUK DÜŞÜRTME,DÜŞÜRME VE KISIRLAŞTIRMA
2 Ekim 2020
HUKUKSAL BİLİNÇTE FELSEFENİN ÖNEMİ
2 Ekim 2020

DÖRDÜNCÜ YARGI PAKETİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ

ADALET UMUTLARIN PAKETLERE, PAKETLERİN İSE HAYALKIRIKLIĞINA DÖNÜŞTÜĞÜ YARGI PAKETLERİ

(DÖRDÜNCÜ YARGI PAKETİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ)

 

Türkiye’de, son yıllarda hukuk mevzuatı hızla değişmekte ve her bir değişim öncesi de bu değişimlere ciddi anlamda adalet umutları bağlanmakta ancak umutlar kısa bir süre sonra hayal kırıklığına dönüşmektedir. Şimdiye kadar özellikle “paket” isminde çıkarılan torba kanunlar toplumsal bekleyişleri karşılamamıştır. Son olarak kamuoyunda ‘4. Yargı Paketi’ olarak bilinen “İnsan Hakları ve İfade Özgürlüğü Bağlamında Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı’nın” 11 Nisan 2013 tarihinde TBMM Genel Kurulu’nda kabul edilerek yasallaşmış ve Cumhurbaşkanlığı onayına sunulmuştur. Bu paketin hazırlık sürecinde de kamuoyu nezdinde yüksek beklenti oluşturulmuş ve neticede kanunun daha meclis genel kurulu aşamasında yapılan çok sayıda eleştirilere rağmen toplumsal beklentileri karşılanmadan yasallaşma sürecine girmiştir.

 

Girilen çözüm süreci açısından dördüncü yargı paketine toplumda ciddi umutlar bağlanmasına sebep olunmuş ancak beklentilerin neredeyse hiçbir karşılığı olmamış ve beklentilerde bir hayal kırıklığı yaşanmıştır. Esasında her yeni kanun, adaleti sağlamak ile hak ve özgürlükleri genişletmenin aracı olması gerekirken Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen 4. Yargı Paketi yargı pratiğinde ciddi nitelikte olmayan birkaç soruna çözüm getirme dışında temelden hiç bir soruna çözüm getirmemiştir. Bununla birlikte söz konusu paket temel hak ve özgürlükleri olumsuz etkileyecek bazı değişiklikler de içermektedir. Örneğin Kanunda bazı ifadelerin yeterince açık olmamasından dolayı hâkimlere geniş takdir hakkı tanınmıştır. Genelde hakimler takdir hakkının özgürlüklerden yana kullanmadıklarından bu durum olumsuz olarak değerlendirilebilir.

 

Hükümet tarafından, paketin beklentileri karşılamadığı yönündeki eleştirilere cevap olarak paketin güncel konularla bağlantılı olarak algılanmasının doğru olmadığı açıklaması olmuştur. Ayrıca yapılan değişikliğin ana gerekçesi de,  AİHM’in gerekleri olarak ifade edilmiştir. Nitekim TBMM başkanı Cemil Çiçek: “Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nden (AİHM) en çok ihlal kararı alan ülkelerden bazen birinci bazen de ikinci sıradayız” diyerek bu hususa vurgu yapmaya çalışmıştır.  Çiçek ayrıca, “Dolayısıyla bu yargı paketi büyük ölçüde AİHM’in verdiği ihlal kararlarını ortadan kaldırmak için getirilmiştir. Çünkü bir fikir, cebir ve şiddet içermiyor ve teşvik etmiyorsa, sorunun çözümünde bir yöntem olarak değer ifade etmiyorsa bu fikrin cezalandırılmaması gerektiği noktasında Türkiye müteaddit defalar AİHM’den ihlal kararı aldı. Değişiklikler bu gereklilikten doğmuştur.” diyerek paketin gerekçesini belirtmeye çalışmıştır. Oysaki “yasalar AİHM’de mahkûm edilmemek için değil, bu ülke vatandaşlarının hak ve özgürlüğü için çıkartılması gerekmektedir. Öze dokunmayan kısmi değişikliklerle, mevcut uygulamanın, biraz daha iyileştirilmek suretiyle veya adalet talepli tepkileri dindirilmesi amacıyla, devam ettirilmesi sorunları çözmeyecektir. Nitekim ana muhalefet lideri ve CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu da, 4. Yargı Paketi ile “haksız ve uzun süreli tutuklamaların önüne geçileceği” ve “bireysel hak ve özgürlüklerin genişletileceği” nin ifade edildiğini belirterek, “Ama öyle anlaşılıyor ki 4. paket bu amaca hizmet etmiyor.” Diyerek paketin yetersiz olduğunu ifade etmiştir.

 

Toplumsal beklentinin yüksek olmasının nedenlerinden biri de iktidar partisi ve medya tarafından  “paketin” reform niteliğini taşıdığının ifade edilmesidir. Esasında her gelen yargı paketi yargıda reform diye gelmektedir. Yargıda reform demek içerdeki tutukluların kamu vicdanını rahatsız eden uygulamalar nedeniyle bu haksızlıkları gidermek amacı taşıdığı ve bu itibarla militan yargılamalar, haksız kararlar ve hukuka aykırı ve uzun süreli tutuklamaların önüne geçileceği yönünde umutlar içine girilmiştir. Ancak yukarı da ifade ettiğimiz gibi bu beklentiler karşılığını bulamamış reform olarak nitelendirilen paket ise sıradan bir yasal değişikliğin ötesine geçememiştir.

 

Kanunun dikkat çeken belli maddelerini analiz edersek;

Örgüt Üyeliği, Propaganda Örgüt Adına Açıklama Yapma, Yasadışı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşü Suçu açısından yapılan düzenleme

 

3713 sayılı Terörle Mücadele Yasasının 6. Maddesi 2. Fıkrasının önceki hali “Terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basanlara veya yayınlayanlara bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası verilir.” şeklinde iken yeni düzenlemeye göre ise “Terör örgütlerinin; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösteren veya öven ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik eden bildiri veya açıklamalarını basanlar veya yayınlayanlar bir yıldan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır.” Buna göre terörle mücadele yasası kapsamında terör örgütü sayılan örgütlerin bildiri veya açıklamalarını basanlar veya bunları yayınlayanların cezalandırılabilmesi için bu bildiri ve açıklamaların cebir şiddet ve tehdit yöntemlerine başvurmayı teşvik etmesi veya bunları meşru göstermesi veyahut bu yöntemleri övmesi gerekir.

 

TMK kapsamında propaganda suçunu düzenleyen 7. Maddesinde aşağıdaki gibi değişiklik yapılmıştır.

 

  1. fıkra “Terör örgütünün; cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecekşekilde propagandasını yapan kişi, bir yıldan beş yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır…

 

Bu değişiklikle paralel bir diğer değişiklik de 5237 sayılı TCK 220. Maddesinin 8. Maddesinde yapılmıştır. Buna göre sekizinci fıkrasında yer alan “veya amacının” ibaresi “cebir, şiddet veya tehdit içeren yöntemlerini meşru gösterecek veya övecek ya da bu yöntemlere başvurmayı teşvik edecek şekilde” şeklinde değiştirilerek Suç örgütünün propagandasının yapılması suçunun gerçekleşmesi için aranan unsur zorlaştırıldı.

 

Hiç şüphesiz ki paket kapsamındaki en önemli değişiklik ise 3713 sayılı TMK’nın 7. Maddesi son fıkra olarak eklenen değişikliktir. 5237 sayılı TCK’nın 220. Maddesinin 6. Fıkrasına göre “örgüte üye olmamakla birlikte örgüt adına suç işleyen kişi ayrıca örgüte üye olmak suçundan cezalandırılır.” Şeklinde bir düzenleme yer almaktadır. TCK’nın 220. maddesi ile gerek değişiklikten önceki 3713 sayılı TMK’nın 7. maddesi ve gerek 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu’nun 28. Maddesi ile beraber ele alındığında bu hüküm nedeniyle basit bir protesto gösterisi ya da afiş asmak dahi başlı başına bir suç olmasının yanında ayrıca örgüte üye suçu kapsamında da cezalandırılmaktaydı. Diğer bir ifadeyle bir fiilden dolayı iki ceza verilmekteydi. Bu değişiklik, silahlı olsun veya olmasın, suç örgütü kurucusunu, yöneticisini, üyesini veya suç örgütüne yardım edeni kapsamamaktadır. Türk Ceza Kanunu’nun 220. maddesinin 6. fıkrası net bir şekilde, suç örgütüne üye olmayıp da örgüt adına suç işleyen kişilerle ilgilidir.

 

3713 sayılı TMK’nın 7. Maddesi 3. fıkra (yeni eklenen)sına eklenen değişikliğe bakılırsa:

Terör örgütüne üye olmamakla birlikte örgüt adına;

  1. a) İkinci fıkrada tanımlanan suçu,
  2. b) 6 ncı maddenin ikinci fıkrasında tanımlanan suçu,
  3. c) 6/10/1983 tarihli ve 2911 sayılı Toplantı ve Gösteri Yürüyüşleri Kanununun 28 inci maddesinin birinci fıkrasında(Kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenleyen veya yönetenlerle bunların hareketlerine katılanlar, fiil daha ağır bir cezayı gerektiren ayrı bir suç teşkil etmediği takdirde bir yıl altı aydan üç yıla kadar hapis cezası ile cezalandırılır)tanımlanan kanuna aykırı toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılma suçunu,

işleyenler hakkında, 5237 sayılı Kanunun 220 nci maddesinin altıncı fıkrasında tanımlanan suçtan dolayı ayrıca ceza verilmez.”

 

Buna göre TMK’nın terör örgütü olarak kabul ettiği örgütlere ait bildiri ve açıklamaları basıp yayınlayanlara, bu kapsamda propaganda suçu işleyenlere ve toplantı ve gösteri yürüyüşü kanununa aykırı olarak toplantı ve gösteri yürüyüşüne katılanlara, ayrıca ‘terör örgütüne üye olmak’ suçundan ceza verilmeyecek.  Ancak kanuna aykırı olarak cebir ve şiddet içeren fiillerden de sadece bu fiillerle işlenen suçtan dolayı ceza verilecektir.

 

Diğer bir değişiklik de TCK’nın 220. maddesi 6. fıkrasına “Bu fıkra hükmü sadece silahlı örgütler hakkında uygulanır.” cümlesinin eklenmesidir. Buna göre fıkra hükmü de sadece silahlı örgütler bakımından uygulama alanı bulabilecek. Silahsız bir örgüt veya çeteye üye olmayan kişiler ise sadece işledikleri suçlardan ceza alacak.

 

Yapılan bu düzenlemeler yetersiz olduğu aşikârdır. Diğer bir ifadeyle yukarıda izah edilen toplantı ve gösteri yürüyüşleri kanunu ve propaganda suçları ile kanuna aykırı bildiri ve açıklama yapılması dışında kalan örneğin basit bir öğrenci kavgası dahi silahlı örgüte yakınlığı dolayısıyla örgüte üye suçlamasından ceza verilebilecek.

 

Belirtmek gerekir ki yapılan düzenleme sadece KCK davalarında açılan davaları kapsayacak şekilde daraltılmıştır. Yargı reformu adı altında yapılan bu kısmi düzenlemeler de anlamları ve kapsamları daraltılarak sadece belli bir kısım kesimleri ilgilendirecek şekilde düzenleme yapmak esasında adalet idesine aykırı olduğu gibi ceza hukukunun temel prensiplerine de aykırıdır.

 

Uygulama üzerine olabilecek etkisine baktığımızda ise;

Bu düzenlemelerin tahliyeler açısından doğrudan bir etki oluşturmayacaktır. Zira tutuklu yargılamalarla ilgili olabilecek doğrudan bir düzenleme yoktur. Ancak hukuk sistemimizde tutuklama CMK’ da yer alan belirli ve sınırlı şartların varlığı dâhilinde istisnai bir koruma tedbiridir. Bundan dolayı da tahliyelerin olması olağandır. Bununla birlikte örgüt propagandası, terör örgütlerinin bildiri veya açıklamalarını basma ve yayma suçundan tutuklu olanlar varsa ve söz konusu tutukluların eyleminde şiddet veya cebir yoksa bunlar yasa değişikliğinden dolayı gecikmeksizin tahliye olabilecektir.

 

Öte yandan çözüm sürecinin tahliyeler üzerinde doğrudan bir etkisi olmamasına rağmen bazı davalarda savcıların çözüm sürecinden dolayı tahliye mütalaalarının hiçbir hukuki geçerliliği yoktur. Nitekim mahkemeler ise bu mütalaalara itibar etmeyerek yasal gerekçelerle sanıkları tahliye etmişlerdir. Yukarı da değindiğimiz gibi tutuklama koşulları CMK da açıkça düzenlenmiş ve istisnai olarak kabul edilmiştir. Sözkonusu koşullar ortadan kalktığından sanıkların tahliye olması hukuki bir durumdur. Hatta mevcut dosyalar itibariyle tutuklu yargılanmaları ayrıca bir hukuksuzluktur. Öz olarak konjonktür gereği hiç kimsenin hürriyeti kısıtlanmayacağı gibi yine konjonktür gereği hiç kimse tutuksuz yargılanamaz. Tutuklu yargılanıp yargılanmamaları hukukla bağlantılı olarak somut dosya itibariyle mümkündür. Konjüktürel tutuklamalar ve tahliyeler ne adaletle ne de hukukla bağdaşır.

 

Terör örgütü propagandası suçuna “şiddet kriteri” getirildiğinden eğer somut olayda “şiddeti teşvik etmeyen veya meşru göstermeyen”  olgular yoksa açık olan dosyalar TCK 7. Maddesi gereğince beraatla sonuçlanacak yargılaması bitmiş kapalı dosyalar ise yeniden açılıp verilen mahkûmiyet kararları ortadan kaldırılacaktır.  Böylelikle birçok öğrenci dosyası ile KCK davalarından yargılanan politik şahıslar bu değişiklikten etkilenerek dosyaları düşecektir.

 

Bu paketle, TCK’nın “örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına faaliyet gösterme” suçunda değişiklik yapıldığından dolayı gösterilere, mitinglere katılan, bildiri okuyan, düşünce açıklamaları yapanların propaganda suçuna ek olarak “terör örgütü” üyesi gibi cezalandırılmalarına neden olmayacaktır. Özellikle BDP Eşbaşkanı Selahattin Demirtaş ve Gültan Kışanak’ın da aralarında olduğu BDP’li milletvekillerinin neredeyse tamamı hakkında “örgüt propagandası yaparak örgüt adına faaliyette bulundukları” iddiasıyla düzenlenmiş yüzlerce fezleke bulunmaktadır. Paketin yürürlüğe girmesiyle birlikte, Selahattin Demirtaş, Ayla Akat, Adil Kurt, Ahmet Türk, Altan Tan, Aysel Tuğluk, Bengi Yıldız, Emine Ayna, Gültan Kışanak, Hüsamettin Zenderlioğlu, Halil Aksoy, Hasip Kaplan, İbrahim Binici, İdris Baluken, Levent Tüzel, Nazmi Gür, Nursel Aydoğan, Özdal Üçer, Pervin Buldan, Sabahat Tuncel, Leyla Zana hakkındaki suçlamalar da düşecektir.

 

Örgüt üyeliği açısından paket düzenlemesine baktığımızda ise doğrudan bir değişikliğin olmadığı görülmektedir. Ancak birçok dosyada olduğu gibi özellikle İslami örgütlerde yargılanan kişilerin eylemleri örgüt üyeliği değil; en fazla örgüt adına propaganda yapma suçu kapsamına girmektedir. Bundan dolayı mahkemeler militan yargılamalar yerine hukuki vicdani kanaatleri ile yargılamalar yaptığı takdirde birçok dosya suç vasfının değişikliğinden dolayı beraatle sonuçlanabilecektir. Esasında ceza kanunlarında kıyas yasağı ile beraber geniş yorumlama yasağı ilkesi gereği kanunlar dar ve ancak temel hak ve özgürlükler lehine yorumlanmalı militarizm yanlısı yorumlanmamalıdır. Tabi ki bu belirttiğimiz husus mahkemelerin takdirindedir.

 

Özellikle İslami STK davalarında şiddete karışmamış, basın açıklaması yapmış, kutlu doğum ve benzeri etkinliklere katılmış ve yine KCK davalarında şiddete karışmamış sanıklara mitinglere, basın açıklamalarına katıldıkları, sendikal faaliyette bulundukları gibi gerekçeyle TCK’nın “örgüt üyeliği” suçunu düzenleyen 314. maddesinden dava açılmıştır. Ancak mahkemelerin sanıkların işlediğini iddia ettiği bu suçlamaları örgüt üyeliği kapsamında görmeyerek “örgüt adına faaliyet” olarak değerlendirmesi gerekir. Bu suçlar yönünden yapılabilecek en geniş yorum dahi bu suçları işleyen kişilerin örgüt üyesi olmamakla birlikte örgüt adına suç işleme kapsamına alınmasıdır. Örgüt adına propaganda, basın ve bildiri açıklama ile yayınlamak suçu ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkındaki kanuna muhalefet suçlamaların da bu suçların ancak cebir ve şiddet unsuru aranması ve bu suretle işlenmesi durumunda dahi ancak sadece bu suçlamalardan yargılanmaları örgüt üyeliğinden tecziyeleri yoluna gidilmemesine rağmen tamamen sivil ve hiçbir şiddet ve cebir içermeyen, talepli basın açıklamalarına terör örgütü üyeliği kapsamında cezalar verilmesi hukukla bağdaşmaz. Bu tarz hukuka aykırı yorumlamaları engellemenin tek yolu öncellikle TMK kaldırılması ve bu konuda Genel Ceza Kanunlarında da temelden bir değişiklik yapılmasıdır.

 

İşkence Suçu;

 

Paket kapsamındaki bir diğer değişiklik ise işkence suçunda yapılmıştır.  Değişiklik öncesi 5237 sayılı TCK 94. Maddesinde düzenlenen işkence suçu (1-bir kişiye karşı insan onuru ile bağdaşmayan ve bedensel veya ruhsal yönden acı çekmesine algılama veya irade yeteneğinin etkilenmesine aşağılanmasına yol açacak davranışları gerçekleştiren kamu görevlisi hakkında büç yıldan on iki yıla kadar hapis cezasıyla cezalandırılır.) 10 yıllık zamanaşımı süresine tabi iken bu maddeye eklenen ve olumlu bir gelişme olarak “(6) Bu suçtan dolayı zamanaşımı işlemez.” fıkrasıyla işkence suçunda zamanaşımı süresi tamamen ortadan kaldırılmıştır.

 

Aslında işkence suçundaki temel sorun zamanaşımı sorunu olmayıp işkenceci faillerin cezalandırılmak istenmeyişidir. Türkiye’de işkencenin varlığı birçok AİHM kararında sabit olarak görülmüş ve hatta devlet nezdinde işkencenin varlığı kabul edilmiştir. Nitekim iktidar partisinin seçim sloganları arasında “işkenceye sıfır tolerans” şeklinde bir sloganla da yer edinmişti. Böylelikle siyasal iktidar tarafından da işkencenin varlığı kabul edilmiştir. Buna rağmen geçmişten bu yana Engin Çeber olayı dışında işkenceden ceza alan neredeyse yok gibidir. Engin Çeber olayında ise faillerin cezalandırılmasındaki etkenlerden biri de Engin Çeber’in işkence sonucu hayatını kaybetmesidir. Yargılama pratiği açısından olaya bakıldığında işkenceden ceza alınmasının temel şartı olarak işkenceye uğrayan kişinin hayatının kaybetmesine bağlı olduğu görülüyor. Türkiye’de işkencenin olduğu tüm kesimlerce kabul edilmesine rağmen işkenceden cezalandırılan faillerin olmayışı ise traji komik bir durumun göstergesidir.

 

Kasım 1982 tarihinde önce suç işlemiş ve halihazırda koşullu salıverilmesinin yanmasından dolayı cezaevinde olanlar

 

Son olarak pakete önemli sayılabilecek bir değişiklik olarak 5275 sayılı ceza ve güvenlik tedbirlerinin infazı hakkındaki kanuna geçici madde “7 Kasım 1982 tarihinden önce işlemiş olduğu bir suç dolayısıyla hürriyeti bağlayıcı cezaya mahkûm olan bir kişi hakkında, mahkûm olduğu cezanın infazı süresince koşullu salıverildikten sonra deneme süresi içinde işlediği yeni bir suç sebebiyle koşullu salıverilme kararı geri alınmaz”  eklenmesidir. Hâlihazırda bu düzenlemeden dolayı da yaklaşık yaklaşık 30 yıldır cezaevinde olanlar tahliye olabilecektir. Kamuoyunun tanıdığı bu isimler arasında İslami hareket davasında hükümlü olan Rıdvan Çağrıcı başta olmak üzere değişik suç ve örgütlerden cezaevinde bulunan Tahir Canan, Muzaffer Öztürk, Hasan Gülbahar, Ali Fuat Tarhan, Ersin Alaşhakim, Mahmut Gül ve Ramazan Çepni, Halil Gündoğdu gibi isimler tahliye olabilecektir.

 

Sonuç Olarak;

 

Hukukta esas olan, suç ve ceza siyasetinde istikrarı kazanmak, sürekli yasa değiştirmemek ve insanları bu konuda beklentiye sokmamaktır. Bundan dolayı sık sık yapılan yasal değişiklikler bir takım iyileştirmelerin yanında bazı sorunları beraberinde getirmekte ve insanların adalete olan inançları da zedelenmektedir. Toplum düzeni, ancak hukuk kuralları ile bu kuralların eşit ve istikrarlı uygulanması ile sağlanabilir.

Son olarak, Türkiye’de son yıllarda temel hak ve hürriyetleri alanında yapılan birçok yasa değişikliğinin olumlu neticelerini ancak TMK  tamamen ortadan kaldırılmasıyla mümkündür. 4. Yargı Paketi’nde 3713 sayılı “Terörle Mücadele Kanunu” yönünden, sadece bu kanunun 6. ve 7. maddelerinde değişiklik yapmakla yetinilmemesi gerekir. Zira söz konusu kanun bugüne kadar 24 kez değiştirilmiş ve bu nedenle de kanunun kendi içinde sistematiği bozulmuştur. Nitekim 5237 sayılı Türk Ceza Kanunu yürürlükte olduğu sürece TMK’ye ihtiyaç bulunmamaktadır. Çünkü TMK’de düzenlenen suçların hemen hemen aynısı veya benzerleri TCK’de yer almaktadır. TMK’nin en belirgin özelliği çok geniş yorumlanacak ‘terör’ tanımı yapmış olmasıdır.

 

Esasında temel hak ve özgürlüklere aykırı olan ayrıca olağanüstü rejim yönetimi kanunlarını andıran bu kanun; insan haysiyeti ve onuruna da aykırıdır. Bundan dolayı da temel hak ve hürriyetleri alanında ve daha farklı bir deyimle yargı reformu alanında yapılabilecek en önemli düzenleme olarak bu kanunun farklılaştırmadan tamamen yürürlükten kaldırılması olacaktır.