HUKUKSAL BİLİNÇTE FELSEFENİN ÖNEMİ

DÖRDÜNCÜ YARGI PAKETİNİN DEĞERLENDİRİLMESİ
2 Ekim 2020
IDARI YARGILAMA HUKUNDA İSPAT VE İSPAT ARAÇLARI
2 Ekim 2020

HUKUKSAL BİLİNÇTE FELSEFENİN ÖNEMİ

HUKUKSAL BİLİNÇTE FELSEFENİN ÖNEMİ

 

 

GİRİŞ

 

 

Adaleti gerçekleştirme işlevine sahip olan hukuk, aynı zamanda adalet değerinin somutlaşmasıdır. Adalet ise toplumun temelini oluşturan öğedir. Kısaca, hukuk insanlık için meydana getirilen kurallar bütünüdür.

 

Felsefe kendimizi ve evreni sayesinde anladığımız en temel ahlaki, hukuki, estetik, dini ve metafizik düşüncelerin araştırmasıdır. O temel hakikatlerin ussal izlenmesi, anlayış için bir arayış, davranış ilkeleri için bir araştırmasıdır.

 

 

Haklılığın güçten kaynaklandığı bir ortamda hukukla beraber demokrasi ve insan hakları da kaybolmaktadır. Bunun önüne geçebilmek için hukuk felsefesine gereği gibi önem verilmesi gerekir. Özellikle hukuk fakültelerini  bitirtikten sonra sadece hukuk fakültesi mezunu olmak değil; hukukçu olarak mezun olabilmek için hukuk felsefesine yeterince  önem verilmesi gerekir. Yani hukuk fakültelerin asıl misyonu hukuk fakültesi mezunu değil; hukukçu yetiştirmek olmalıdır.

 

Bu çalışmamızda, pozitifçi hukuk mantığı yerine evrensel hukukun yerleşmesi için ve hukuk bilincinin hukukçularda tam anlamıyla yer edinmesi amacıyla hukuksal bilinçte felsefenin önemini belirtmeye çalıştık.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

  1. HUKUKSAL BİLİNÇTE FELSEFENİN ÖNEMİ

 

  1. Hukuksal Bilinç

 

Genel anlamıyla hukuk, akıl ve iradeden doğan, adalete yönelmiş toplumsal yaşama düzenidir. Bu tanımda üzerinde durulması gereken anahtar sözcük “düzen” dir. Çünkü düzen aklı ve iradeyi doğrudan olarak etkilemekte; adaletin varoluş koşullarını yaratmakta veya ortadan kaldırmaktadır. Şöyle ki “düzen” eğer düzensizliğin düzeni ise, insan ve toplum da bu çarpıklık doğrultusunda şekillenmekte; toplumsal yaşama dair tüm kavramlar yüklendikleri anlamları çarpık bir şekilde gerçekleşmektedir. Böylece adaletin varoluş koşulları ortadan kalkmakta ve “düzen” düzensizliğin düzeni haline gelmektedir. Böyle bir düzenin hukuku da ancak hukuksuzluğun hukuku olabilir.

 

Hukukun kaynağı ise, hukuk kavramı, adalete uygun hukukun niteliklerinin neler olması gerektiği soruları üzerinde durur[1]. Ayrıca bağlılığını nereden aldığı incelediği gibi hukukun amacının ne olduğu ile de uğraşır. Bu bağlamda hukuk, adalet ilkesini incelemeyi amaçlanmış ve kendisini görevlendirmiştir[2].

 

Hukuk düzeni ve hukuk idesinin evveliyatla birbirinden ayrılması gerekmektedir.  Birincisi yasa koymayı ve yargılamayı ifade etmektedir. Hukuk idesi ise, olması gereken hukuku, yasasız adaleti ifade ederken, hukuk bilinci en çok bu ikinci kavramla, hukuk idesiyle ilgilidir.

 

 

İnsanın övülmeye değer yanı olan akıl ve duygu, ona varlığını koruyup güvence altına almasını sağlayacak biçimde seslenerek, adaletin buyruğunu duyurmaktadır. İnsan varlığının vazgeçilmez koşulu olan toplum ancak, herkese kendisine düşenin verilmesini, böylece herkesin varlığına ve yaşam hakkına saygı gösterilmesini öngören adalet değeri sayesinde gerçekleşebilir ve varlığını sürdürebilir. Bilinmelidir ki, hukukçu olmanın en önemli işlevlerinden biri adalet sorunu ile uğraşmaktır.

 

İnsanın hukuktan ilk ve asıl beklentisi, adaletin gerçekleşmesidir; İnsan, hukuk aracılığı ile adalet dediğimiz yüksek değeri gerçekleştirmeye çalışır. Düzen ve toplumsal ihtiyaçları giderme gibi amaçlar bundan sonra gelir. Nitekim düzen, adaletin gereğidir.  Adalet eşitlik düşüncesini içerir; eşitlik ise birden çok kimselerin bir arada yaşadığı bir ortamda, ilişkilerin karşılıklı ödünler verilerek olur.

 

Hukuk toplumsal yaşama bir düzen getirmek için vardır. Hukuk, insanlar arası ilişkileri bir düzene koymak, toplumsal yaşamın gerçekleşmesini sağlamak ister. Hukuk düzeni barışı sağlar, insanları binlerce yıldır çılgınlıklardan ve anarşiden korumaya çalışır.

 

Hukuk, toplum içinde güç kullanılmasını sınırlandıran bir barış düzeni olmakla, güçlünün güçsüzü yok etmesini, ezmesini önler. Bu sayede hukuk güven dolu, insanca bir ortamın oluşmasına olanak hazırlar. Güçlünün üstünlüğünü kırarak insanları birbirleri karşısında korumak, bu yolda bir güvence getirmek hukukun işidir. Hukuk sayesinde bireyler davranışları önceden kestirilebilen, güvenilir kimseler olurlar.

 

Hukuk, ahlak ve diğer tüm toplumsal kurumlar kendi özgül dinamikleri içinde değil; toplumsal yapının içindeki ve bunu oluşturan güç ilişkileri paralelinde bir şekillenme ve gelişim arz etmektedir. Bu yerde ahlak da temel baskı aygıtı olan devlet mekanizmasını kutsallaştırmaya indirgenebilmektedir ki bu da ancak ahlaksızlığın ahlakı olabilir.

 

Salt meşruiyet  hukukun – hem düzen, hem ide olarak- varlığını sağlayamaz. Üretim araçlarının mülkiyetinin, üretim safhasındaki ilişkilerin, üretimin sonucunun paylaşılmasının güç ilişkilerine göre belirlendiği bir toplumun temel niteliği olan farklılıkların doğurduğu egemen, elinde bulundurduğu ekonomik, siyasi, ideolojik araçlar yoluyla olması gerekeni değil olanı ide olarak gösterirken hukukunu ve bu arada düzeni meşru kılmış; toplumun elinden aldığı belirleme hakkını kullanarak bunların sürekliliğini sağlayacak mekanizmaları oluşturmuştur. Gerçekten de hukuk, bir düzen tanımlaması dahilinde meşruiyetin yanı sıra istikrar, yaptırım gücü gibi kavramlarla da desteklenmeye ihtiyaç duymaktadır. Çünkü hukuk belli bir zaman içinde varlığa sahiptir; zaman içinde var olan bir olaydır.

 

Bilinç salt bir bilme olayından veya edinilen bilgilerin bütününün ortaya çıkardığı bir nitelikten ibaret değildir. Bunun gibi tek başına erdem, iyi niyet gibi kavramlar da bilinci açıklayamamaktadır

 

Bilinç, insan hayatını geçmişiyle, bugünüyle, geleceğiyle ve bir bütün olarak algılamak, öğrenmek, yorumlamak; olaylar karşısında bir tehditle; bir önyargıyla değil özgür/özgürleşmiş iradeyle karar vermek, yanıt üretmek ve tavır almaktır. Bilinç öğrenmektir, yorumlamaktır; karar vermek ve kararının arkasında durmaktır. Bilinç akıldır, erdemdir. Akıl önyargılardan, korkulardan arınmalı; erdem eylem içinde gerçeklik kazanmalı, yeniden doğmalıdır.  Kısaca, bilinç, insan olabilmektir.

 

Hukuk sosyolojik bir olgu olarak insanlar arası davranış ve ilişkilerin bir düzenidir. Hukuk ancak adalet adına buyurabilmelidir. Hukuk ikna edici olmalıdır, korkutucu olmamalıdır.

 

Hukuk insanca yaşamanın koşullarını sağlayan, insanlar arası davranış ve ilişkileri düzenleyen ve kendini değişen koşullar karşısında sürekli yeniden üretebilen ve bunu yaparken insan hayatına dair tüm kavramları içeren bir toplumsal yaşama düzenidir. Bu düzene insan, bilinci ile ulaştıracaktır.

 

Hukuk bilinci, insanlığa sahip çıkmak, adil olmak, adaletli olmak, her zaman  karar verebilmek cesaretini gösterebilmek,  emeğe saygı duymak,  emek harcayabilmek, insana yönelik ve sadece insanlığın çıkarları doğrultusunda çalışmaktır.  Kısaca, hukuk bilinci insanlıktır, insan olmaktır.

 

 

B. Genel Olarak Hukuk Felsefesi

 

 

İlkçağlardan günümüze kadar yapılan felsefe tanımları her filozofun kendi görüşünü yansıtmıştır.  Felsefe tanımlamalarında ortak görüş birliği yoktur[3]. Kısaca bir tanım vermek gerekirse felsefe  varlığı tümel olarak derinliğine ve tüm boyutlarıyla inceleyen bilgiler sistemine denilir.  Hukuk felsefesi ise hukukun amacıyla uğraşan felsefedir[4].

 

Felsefe bizlere bildiğimiz şeyleri anlamamıza, onları şimdi algıladığımızdan daha iyi şekilde anlamamıza yardımcı olmakta ve bu konumu ile yararlı bir işlev olarak görmektedir. Bu nedenle felsefe her hukuk öğrencisi için gerekli bir alan olarak gündeme gelmektedir.

 

Felsefe kişideki anlam duygusunu derinleştirir, kendini tanımayı, uzak görüşlülüğü ve yön bulmayı sağlayan insan deneyimini çeşitlendirir.
Hukuk felsefesi ise, ahlaki ve ideolojik bir tavır takınarak en iyi hukuk olarak kabul ettiği şeye göre hukuk olgusunun normatif bir analizini yapar, hukuku bilimsel açıdan inceler[5]. Ayrıca hukuk felsefesi, adalete uygun hukukun niteliklerinin neler olması gerektiği soruları üzerinde durur ve hukukun  bağlılığını neredenaldığını incelediği gibi hukukun amacının ne olduğu ile de uğraşır[6].

 

Yaşam boyu sürecek olan eğitim ve öğretimde bu nokta dikkate alınmayıp yalnızca dış amaçlı mesleki bilgilerle yetinildiği takdirde insan kendine yüz çevirmiş kendini sömürmüş olacaktır[7]. Bu kendini dış amaçlar için bir araç yerine koyma ve kişiliğini yitirme demektir.  Kendine ve kişiliğine sahip olmak, ancak yaşama anlam vermekle ona değer biçmekle olanaklıdır. Bu nedenle asıl kişilik, yüksek olmaları ve tinsel yanımızda varlığa sahip olmalarından ötürü gerçek benimizi oluşturacak olan tinsel değerlerin kavranıp  onanmasında kazanılacaktır[8].

 

 

Felsefe tarihine bakıldığında her felsefe okulunun temel sorunlara çözüm getirme uğraşı verdiği görülmektedir. Örneğin bir eylem ve iyileştirme felsefesi olarak pragmatizm, anti dogmatik olarak tartışmanın sürdürülmesi ve araştırma kapılarının açık olmasını istemektedir.

 

Haklılığın güçten kaynaklandığı bir ortamda hukukla beraber demokrasi ve insan hakları da kaybolmaktadır. Ahlakla beraber önümüze sürülen bu kavramlar, egemenin hegemonyasını perdelemeye yarayan birer yanılsama haline gelmektedir

 

 

  1. Hukuk Felsefesinin Önemi

 

 

Hukuk felsefesinin önemi, felsefenin önemi anlatılırken kendiliğinden ortaya çıkmaktadır. Her şeyin öz ve esasını, mahiyetini, araştırma arzusu insanın kaçınılmaz yazgısıdır. O halde hukukun da öz ve esasını bilmek zorundayız.

 

Bilim hakikat değerinin gerçekleştirilmesidir[9].  Bu yüzden bir kültür görünümü olmakla bilim ve felsefe yapma ve yolda okuma asla para kazanmak, kanıtlanamayacak bir takım  giz dolu düşüncelerden söz edip ahkam keserek ya da medyada görünüp sahte üne kavuşmak için girişilen bir eylem  olmadığı gibi sırf bir meslek sahibi olmak üzere dış amaçlı bir bilgi edinme çabası değildir[10]. Hukuk bilim ve disiplini tek başına güce dayalı bir düzen olmayıp, aynı zamanda adalet ve ahlak açısından bağlayıcı bir düzendir.

 

 

Hukukçu hukuk felsefesiyle ve genel kültürle donatık olarak yürürlükteki hukuku demokratik ortam içerisinde eleştirecek, haklı ve haksız yanlarını objektif bir biçimde halka açıklayacaktır[11]. Haksızlığın savunucusu olmayacak, insanlık ve adalet uğruna çaba gösterecektir. Hukukçu bilimsel bir yöntemle, kültür ve felsefeyle hukuk normlarını tartıp değerlendirecektir. Hukukçu çağdaş değerlerin, aklın ve mantığın, felsefenin, kültür bakışı içerisinde hukuk düzeniyle sosyal realite arasındaki bağı saptayacak, normların gerçek adalet değerine uygun olup olmadığın araştıracaktır.

 

Hukuk felsefesi adalet kavramının mahiyeti ve kapsamını; adalete uygun davranışın ne olduğunu metodik bir biçimde araştırmak zorundadır. Böyle bir araştırma ve çalışmanın ürünü olan hukuk ancak kendi içinde tutarlı olabilir. Hukuk düzeninin bir yerinde çağdaş değerler ve adalet anlayışı varken diğer yerinde çağdışı bir düşünceye yer verilmez. Hukuk felsefesiyle hukuka etik ve mantıkî bir görünüm vermek zorunlu bir çalışmadır.

 

Son olarak, avukatların da hukuki argümanları çürütmede uzman kişiler olmaları gereği felsefeden öğrenecekleri çok şey vardır.

 

 

 

  a. Hukuk Felsefesinin Teorik Önemi

 

 

Hukuk felsefesi hukuku tümel olarak ele alır, onu inceler ve yönlendirir[12]. Hukukun itici güçleri, sosyal realite o toplumun dünya görüşüyle sentezleşir, hukuk olur[13]. O, dünya görüşüne bağlı bir adalet anlayışı mevcuttur. O halde adalet değeri toplumun hukukunu saltlıkla etkileyecektir[14]. Adalet anlayışının içinde politik tercihlerin olduğu yadsınamaz[15].

 

 

Bir kültür olayı olarak hukuk, bu özelliğini adalet dediğimiz etik değerden alır; o adaletin gerçekleşme ve gerçekleştirmesidir[16]. Bunun gereği olarak sırf kaba gücün deyimi olan, insanları korkutup sindirmekle terörden hiçbir farkı olmayan düzenler bir hukuk düzeni ve bir hukuk öznesi sayılamaz, sayılmamalıdır[17]. Adaletten ayrılan bir yasama ve bu nitelikteki bir hukuk, okuma ve okutulması bir kültür değildir ve yüzden insani bir değeri olamaz[18].

 

Adalet, aslında, akıldan ve/veya özgür iradeden ortaya çıkan toplumsal yaşama düzeninin temel niteliğidir. Düzen anlayışının kabulüne yol açan objektifleştirici faktör ahlaki değerlerden toplumsal realite ve akla uzanan köprüdür. Toplumda adalet düşüncesi dinde mutlak iyi, ahlakta iyi, örf ve adette “toplumsal yarar” olarak belirlenirken; “adalet” olarak nitelendirilmesi yalnızca hukukta görülür.

 

b. Hukuk Felsefesinin Pratik Önemi

 

 

Yaşama değer ve anlam vermeden, diğer bir deyimle kişilik kazanmadan yaşamayacak olan insan kişilik arayışında yüksek değerlerden yoksun olmakla aşağı değerlere yönelecektir. Artık para pul mevki makam sahibi olma böylece insanları etkisi altına alma onun için temel yönlendirici faktörler olacaktır.

 

Hukukçu, içinde yaşadığı hukuk kavramının mahiyetini bilemezse basit bir hukuk teknisyeni olacaktır[19]. Nasıl elektrik donanımı yapan elektrikçi, elektriğe egemen fakat fizik ve kimya kurallarını bilmiyorsa, hukuk felsefesini bilmeyen  bir uygulayıcı da bir hukuk teknisyenidir.

 

Bir ülkede yürürlükte bulunan normların içerik bakımından araştırmasını yapanlar örf ve adetlere, politikayla, ahlakla keşistiği  noktaları bilenler gerçek hukukçu ve gerçek politika bilimcileridir. O halde gerçek hukukçu  hukukun ne olduğunu, mahiyetini  bilmek zorundadır.

 

Hukuk  olarak yürürlükte olan şeyin  gerçekten hukuk olup olmadığını sormayan hukuku yalnız fiili bir şey, kanun koyucu ve toplum tarafından önceden verilmiş bir olgu olarak kabul eden hukukçu mesleğini gereği gibi yapmamakta, mesleğinde yanılmaktadır.

 

Hukuk felsefesiyle uğraşmanın başka bir faydası da, hukuk bilimi çatışmalarında hangi yöntemin saptanacağının  belirlenmesi durumunda ortaya çıkar[20]. Hukuk kuralının olaylara uygulanmasında nedensel yöntem yerine olması gerekeni deyimleyen  normatif yöntemlere başvurulur[21]. Doğa bilimlerinde sebep sonuç ilişkisi vardır, bilim adamı nedensellik bağı içinde oluşan doğa olaylarını gözlemler ve bunlardan genel kurallar çıkarır. Hukukun oluşmasında da kuşkusuz bu yönteme  başvurulur. Çünkü sosyal olaylarda da nedensellik ilkesi ana kuralıdır. Hukuk sosyal olayların sonucudur. Hukukun nedeni sosyal olaylardır. Ama hukuk uygulanırken olması gerekene uyulup uyulmadığına bakılır.

 

Hukukçu normatif yöntemin kurallarını bilecek, tümdengelim anlayışı içinde hukuk kuralını olaya uygulayacaktır. Hukuk felsefesi hukuku tümel olarak ele alır, onu inceler ve yönlendirir. Hukukun itici güçleri, sosyal realite o toplumun dünya görüşüyle sentezleşir, hukuk olur. O dünya görüşüne bağlı bir adalet anlayışı mevcuttur. O halde adalet değeri toplumun hukukunu saltlıkla etkileyecektir. Adalet anlayışının içinde politik tercihlerin olduğu yadsınamaz.

 

 

SONUÇ


Toplumsal yaşam, adaletli yaşam demektir. Adalet değeri olmaksızın, insanlar arası olumlu ilişkilerin varolabileceğini, hatta insanın varolabileceğini tasarımlamak güçtür.

Adaletin yerine getirilmesi (yargı ve yaptırım), devletin bireylere sunmak zorunda olduğu en önemli kamu      görevidir.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

KAYNAKÇA

 

ARAL, Vecdi, Toplum ve Adaletli Yaşam, Filiz  Kitabevi, İstanbul, 1983

 

ARAL Vecdi, “Okuma Alışkanlığı mı? Okuma Gereksinmesi mi?” İstanbul Barosu Dergisi, Aralık 2003, Sayı 4, s.847/856

 

ÖKTEM Niyazi/TÜRKBAĞ U. Ahmet, Felsefe, Sosyoloji, Hukuk ve Devlet, Der Yayınları, İstanbul, 1999.

 

Adnan Güriz, Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003,

 

ARAL, Vecdi,  Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul 1979, İÜHF Yayını

 

 

 

 

 

 

 

[1] GÜRİZ Adnan, Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003, s.35

[2] ÖKTEM Niyazi/TÜRKBAĞ U. Ahmet, Felsefe, Sosyoloji, Hukuk ve Devlet, Der Yayınları,

İstanbul, 1999. S. 54

[3] ÖKTEM/TÜRKBAĞ,  s. 19

[4] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.54

[5] GÜRİZ Adnan, Hukuk Başlangıcı, Siyasal Kitabevi, Ankara, 2003, s.35

[6] GÜRİZ, s.35

[7] ARAL, s.853

[8] ARAL Vecdi, “Okuma Alışkanlığı mı? Okuma Gereksinmesi mi?” İstanbul Barosu Dergisi,

Aralık 2003, Sayı 4, s.853

[9] ARAL, s.850

[10] ARAL, s.851

[11] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.59

[12] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.58

[13] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.58

[14] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.58

[15] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.58

[16] ARAL, s.851

[17] ARAL, s.851

[18] ARAL, s.851

[19] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.58

 

[20] ARAL, Vecdi,  Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, İstanbul 1979, İÜHF Yayını, s. 132

[21] ÖKTEM/TÜRKBAĞ, s.54