

BİRİNCİ BÖLÜM
İDARİ YARGILAMA HUKUKUNDA İSPAT
İdari Yargılama Usul Kanunu idare hukukunun yargılama anlamında temel düzenlemesini oluşturmaktadır. Birey-devlet ilişkileri bağlamında son derece önemli bir hukuki alanı düzenlemekte olan idare hukukunun bu anlamda yargılama boyutunda düzenlenmesi kaçınılmaz bir zorunluluktur. Nasıl bireylerin birbirleriyle hukuki uyuşmazlıklarında HUMK yasal bir güvence oluşturmaktaysa, aynı şekilde İYUK’ta idare hukuku anlamında bu görevi yerine getirmektedir.
Bununla birlikte böylesi önemli düzenlemeleri içeren İYUK’ta ciddi bir takım eksikliklerin olduğu dikkati çekmektedir. Konumuz açısında değerlendirdiğimizde bu alanda en temel eksiklik ispat teorisi anlamında kendisini göstermektedir. Öte yandan, yazılılık ilkesinin hakim olduğu idari yargılama usul hukukunda kendine özgü delile ilişkin herhangi bir hüküm bulunmadığında ispat daha da güçleşmektedir.
İspat, genel anlamda bir iddianın doğru ve gerçek olup olmadığı konusunda hâkimi inandırma faaliyetidir[1]. Doktrinde ispat, dava konusu hakkın ve buna karşın yapılan savunmanın dayandığı vakıaların var olup olmadıklarını hakkında mahkemeye kanaat verilmesi[2] ya da maddi ve manevi olguların doğruluğu hakkında hâkimde kanaat uyandırmak ve onu inandırmak için gerekli delillerin arz edilmesi şeklinde tanımlanmaktadır[3]. Esasen ispat, tarafların delilleriyle yargıcı ikna etme sürecidir[4]. Aynı zamanda ispat, maddi olayın oluş biçiminin, bir diğer deyişle maddi sorunun çözülerek gerçeğe ulaşılmasıdır[5].
Maddi sorunun çözümlenerek gerçeğe ulaşma faaliyeti olarak tanımlanan ispat, maddi sorunu çözmeye yetkili makamı işgal eden süjenin zihninde gereken ölçüde bir kanının deliller yoluyla oluşturulması olarak da ifade edilebilir[6].
İspat, yargılamanın başarısı olarak nitelendirildiğinde[7] konunun önemi açığa çıkmaktadır. İspat işlemi gerçekleştirilmezse, ya da gerçekleştirilse dahi karşı taraf bu hususun aksini ispat ederse, yargılama aleyhe bir sonuçla biter. İspatın önemi işte bu noktada, yani davanın taraflarının davayı kazanabilmek için ispat hususunda üzerlerine düşeni yapma ya da yapmalarını halinde ve davanın nihayetinde ortaya çıkacak, iddia edilen husus hakimde bu konuda bir kanaat uyandıracak şekilde ispat edildiyse dava kazanılacak, aksi takdirde kaybedilecektir[8].
III. İspat ile İlgili Sorun Alanları
Dava malzemesinin hazırlanmasında, tarafların yanında hakimin de görevli olmasına re’sen araştırma ilkesi denir[9]. Görevinden ötürü araştırma yoluna giden hakim, delilleri kendisi araştırır ve maddi gerçeklik için gerekli bütün hususları tespit eder. Yargılamanın bu ilkesi kamu yararının olduğu davalarda söz konusu olup, kamu düzeni ile ilgilidir[10].
Re’sen araştırma, İdari Yargılama Usulü’nde idari yargı hakimin davanın açıldığı andan nihai karar verilinceye kadar geçen safhada, davanın sevk ve idaresi ile bütün işlemleri tarafların talebine ihtiyaç duymaksızın, davayla ilgili olarak kendiliğinden yaptığı tüm araştırmalara verilen isimdir.
Kamu yararı baskın olduğundan, idari yargılama hukukunda re’sen araştırma ilkesi hakimdir[11]. Çünkü yargılama hukukunda kamu düzeninin sağlanması amaçlandığından, hakimin kamu düzenini sağlaması için gerek gördüğü bütün hususları kendiliğinden araştırma yoluna gitmesi son derece önemlidir. Nitekim Danıştay değişik kararlarından re’sen araştırma eyleminin idari hakim için bir görev olduğu görüşünü açıkça benimsemiştir[12].
İdare diğer tarafa oranla daha güçlü bir konumda bulunduğu için, o davanın yürütülerek gerçeğe ulaşılması bakımından gerekli olan incelemelerin yapılması ve delillerin toplanması işi taraf insiyatifinden çıkar ve dava ile ilgili tüm yetkiler davayı idare eden idari yargı hakimi tarafından kullanılır. İdari yargı hakiminin, tarafları bahsedilen konumda bulunan bir davayı sadece tarafların sundukları(özellikle davacının sunmaya çalıştığı) belgelerle sağlıklı sonuca ulaştırması mümkün değildir. Bu nedenle, dava ile ilgili delillerin elde edilmesinde re’sen araştırma yetkisine dayanılmaktadır[13].
İdare hakimi re’sen araştırma ilkesinden dolayı davaya konu idari işlemin ya da uyuşmazlığa yol açan idari eylemin hukuka uygunluğunu, tarafların getirdikleri belge ve bilgilerle yetinmeyip, kendisi, herhangi bir istek olmaksızın, araştırabilir[14]. Buna karşın, idari yargı yerlerinin araştırmalarını keyfi bir biçimde yürütemez.
İspat yüküne ilişkin kurallar, somut bir vakıa iddiasının ispatsız kalması yani hakimin iddia edilen vakıanın varlığı veya yokluğu konusunda kanaat edinmediği durumunda uygulama alanı bulan temel prensiplerdir. Söz konusu kurallar hangi taraf aleyhine karar verileceği sorusuna cevap vererek, belirsizlik halinin aşılmasına hizmet eden ve dolayısıyla maddi meseledeki belirsizliğe rağmen hukuki bir mesele hakkında hakime bir yönde karar verme yükümlülüğü yükleyen maddi hukuka ilişkin kurallardır[15]. Bu anlamda ispat yüküne ilişkin kuralların temel işlevi davanın taraflarından hangisinin muhakemeye getirilmiş olan herhangi bir vakıayı ispat yükü altında olduğu keyfiyetinin tespitinden ibarettir.[16] Aynı zamanda, ispat yükü, hakim davada hangi çekişmeli vakıaların ispat edilmesi gerektiğini tespit ettikten sonra, bu vakıaların kimin tarafından ispat edilmesi gerektiği sorusuna cevap verir[17].
Doktrinde ispat yüküne ilişkin olarak çok çeşitli tanımlamalar mevcuttur. İspatsızlık hallerinden doğan[18] ispat yükü, bir tanıma göre, davanın taraflarından hangisinin uyuşmazlık konusu ile ilgili olayı ispat etme yükü altında olduğu keyfiyettir[19]. Diğer bir tanıma göre ise, ispat yükü belli bir olayın gerçekleşmiş olup olmadığının anlaşılamaması, yani olayın ispatsız kalması yüzünden hakimin aleyhte kararıyla karşılaşmak tehlikesidir[20]. Yine bir başka tanıma göre ise, muayyen bir vakıanın, davada, taraflardan biri tarafından ispat edilmesi mecburiyetini ifade eder[21]. Bütün bu tanımlamaların özünde ispat yükü, belli bir olayın gerçekleşip gerçekleşmediği konusunda vakıa iddiasında bulunan tarafa düşen usulü bir yüktür[22]. Ancak bu yükü yerine getirmeyen kimse hakkında, maddi hukuktaki gibi ifaya zorlama veya tazminat gibi yaptırımlar uygulanmaz[23].
Gösterilen delillerin hakime dava hakkında tam bir kanaat vermemesi halinde, ispat yükünün hangi tarafa düştüğünün tespit edilmesinde yarar vardır[24]. İşte bu noktada ispat yükünün önemi ortaya çıkmaktadır. Dolayısıyla, ispat yükü, mahkemede gösterilen delillerin hakime tam kanaat vermemesi halinde, hakim tarafından tespit edilir. Bu değerlendirme bizi, taraflar için külfet niteliğinde olan ispat yükünün belirli bazı durumlarda, münhasıran hakim açısından mükellefiyet niteliğini alabileceği sonucuna götürebilir.
İspat yükünü taşıyan taraf, dava temelini oluşturan vakıaları ispat edebildiği takdirde davayı kazanabilir; aksi takdirde davası reddedilebilir. Daha açık bir ifadeyle, ispat yükü, kendisine düşen taraf bunu yerine getirirse dava konusu olaylar ile ilgili ispat yükü karşı taraf geçer ve karşı tarafta bunu ispat edemediği takdirde dava aleyhine sonuçlanır[25].
Medeni Kanununda ispat yükü ilgili genel bir kural bulunmaktadır[26]. MK. 6. maddesi yarınca; “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça, taraflardan her biri, hakkını dayandırdığı olguların varlığını ispatla yükümlüdür”. Bu genel kuralın sonucu olarak, taraflardan her biri iddiasını ispatla yükümlüdür. Ancak genel kuralla getirilen düzenleme, her uyuşmazlıkta ispat yükünün kimde olduğunu tespit etmek açısından yetersizdir[27]. Bunu Türk Medeni Kanununun 6. maddesindeki “Kanunda aksine bir hüküm bulunmadıkça” ifadesinden anlamak mümkündür. Bunun dışında ispat yükünün kime ait olduğu, bazı tamamlayıcı kurallar veya genel kurala getirilen istisnalar ile belirlenebilir[28].
İdare davasında, davacı davasını açarken hemen hemen bütün deliller davalı olan idarenin elindedir. Dolayısıyla davasını açarken belgelerini mahkemeye sunma imkânına sahip değildir. Bunun sonucu olarak davacı ispat araçları temin etme hususunda zorlukla karşılaşmaktadır. Bundan dolayı idare davalarında hakim ispat yükünü davacı lehine hafifleten bir yöntem izlemek durumundadır. Zira idare davacı ile davalı idare arasında eşitsizlik ve dengesizlik mevcuttur.
İspat yükü, genel kurala uygun olarak idari yargılama usulünde de hakkının dayandırdığı olguların varlığını iddia edene düşmektedir. Ancak idari yargılama usulünde ve idari yargı yetkisini haiz mercilerde taraflar arasında mevcut dengesizlikler nedeniyle, durumun icabına ve hayatın akışına göre ispat külfetinin yer değiştirmesi olağandır[29]. Ve bunun takdiri de yetkili mercilere aittir[30]. İdari hakimin ispat yüküne ilişkin vereceği bu karar ispat yükünün istisnası niteliğinde olup idari yargılama hukukunun özelliğinden kaynaklanmaktadır[31].
Gerek Danıştay uygulamasında gerekse Doktrinde[32] ispat yükünün varlığı kabul edilmektedir. Kanaatimizce idari yargılama usulünde ceza yargılamasında olduğu gibi ispat yükü mevcut olmaması gerekir. Zira öncelikle idari yargılama hukukunda re’sen araştırma ilkesi geçerlidir. Bunun temel sonucu ise hakimin iddialarla bağlı olmayıp kendisinin dahi delilleri araştırma yetki ve mükellefiyetine tabi olmasıdır. Bunun yanı sıra İYUK’ta ispat yüküne ilişkin genel/özel bir kural olmayışı da idari yargılamada ispat yükü olmadığı yönündeki görüşümüzü kuvvetlendirmektedir. Başka bir deyişle idari yargılaması kamu düzenini ilgilendirdiğinden ispat taraflar üzerinde değildir. Hakimin gerek gördüğü bütün hususları kendiliğinden araştırması gerekir. Dolayısıyla ispat yükünün ceza yargılamasında olduğu gibi idari yargılama hukukuyla da bağdaşmadığı kanısındayız [33].
Yargılama faaliyeti yürüten hakimin bir vakıanın ispatlanmış sayılabilmesi için o vakanın doğruluğu hakkında bir kanaate sahip olması gerekir[34]. Hakimdeki bu kanaatin derecesini ise ispat ölçüsü belirler. Daha açık bir ifadeyle, ispat ölçüsü, hakimin hangi derecedeki kanaat ile karar verebileceğini belirler[35]. İspat ölçüsü, iddia edilen bir vakıanın, hakim tarafından ne zaman ispatlanmış kabul edilip bu vakıaya dayanılarak karar verileceğini; başka bir deyişle, hakimin dayanılan vakıayı ispatlanmış kabul etmesi için gereken kanaatinin derecesini ifade eder[36].
Doktrinde ispat ölçüsü, iddia edilen bir vakıanın, hâkim tarafından ne zaman ispatlanmış kabul edilip bu vakıaya dayanılarak karar verileceğini; yani, hakimin dayanılan vakıayı ispatlanmış kabul edilmesi için gereken kanaatinin derecesi olarak tanımlanır[37].
Gerçeği bulmak için eylemin oluşumunda ve sebeplerin tedarikinde veya ileri sürülen olayın gerçek dışı olup olmadığını anlamak için ispat ölçüsünün önemi ortaya çıkmaktadır[38]. Çünkü ispat faaliyetinin ne zaman başarılı olmuş sayılacağı, ispat ölçüsüne göre belirlenir[39]. Bu anlamda ispat ölçüsü, bir vakıayı düzenleyen normun, o vakıa hakkındaki ispatın yeterliliği konusunda beklediği düzeydir[40]. Aynı zamanda ispat ölçüsü matematiksel bir kesinliği değil; hâkimde oluşan kanaatin derecesini ifade ettiğinde[41] idare hakimi için bir ölçüttür.
İspat ölçüsü hukuksal anlamda karar için ulaşılması gereken ölçünün ne zaman gerçekleştiğini belirtir. Aynı zamanda ispat için ulaşılması için gereken ölçü nedir ve ne zaman ulaşılır sorularına da cevap vermesi hasebiyle idare hakimi karar vermesi için gereken ölçüyü tespit eder.
Maddi gerçeği bulmakla sorumlu olan hakimin bu gerçeğe ne zaman ulaşacağını Anayasamızın 138/1 maddesi düzenlenmiştir. “hakimler, görevlerini yaparken bağımsızdırlar, Anayasaya, kanuna ve hukuka uygun olarak vicdani kanaatlerine göre hüküm verirler”(Any.138/1 m.).
Söz konusu hükmü değerlendiren Özekes: “ dikkat edilirse burada vurgu yapılan, kanun ve hukuk değil, vicdani kanaattir. Çünkü hâkimin hüküm verirken kendi vicdanı ile başbaşa kalacağı ve ona göre bir değerlendirme yapacağı açıktır. Kanun ve hukuk ise, vicdani kanaat oluşturulurken dikkate alınacak ölçü ve bir noktada da sınırdır. Yani, vicdani kanaate göre karar vermek, keyfi karar vermek değildir. Bu sebepledir ki, hukukun kabul ettiği vicdani kanaat, objektifleştirilmiş, keyfiliğe izin vermeyen bir sübjektivitedir; soyut ve genel olan hukuk kuralları, sübjektif bir husus olan vicdani kanaatin mümkün olduğunca en objektif şekilde ortaya çıkmasını sağlamaya çalışır. Yine bu sebepledir ki, mahkeme kararları gerekçeli olmalı, hem de hukuki ve mantıki örgü korunup neden sonuç ilişkisi açıklanarak bir gerekçe oluşturulmalıdır. Görüldüğü üzere, sınırları ve ölçüsü belirtilse de, hukukun son noktası, temel hukuk metni olan Anayasa’ya göre dahi vicdandır”[42] sonucunu ortaya koymuş bulunmaktadır. Bu değerlendirmede vicdani kanaatinin maddi gerçeklik peşinde koşan yargılamalarda bir ölçüt olduğunu görmekteyiz.
Bir olguyla ilgili gerçeğin ne olduğunu kestirememekten doğan kararsızlık olarak tanımlanan şüphe[43], ispat ölçüsünün bir ölçü aracıdır. Nitekim, her yargılama bir şüphe ile başlar. Şüphenin tamamen yenilmesi ile hakimde hukuki kanaat ile oluşur. Karar vermek vicdan işi olduğundan karar verebilmek için de şüphenin yenilmesi zorunludur. Fakat hüküm için kuşkunun saf dışı bırakılması değil de, yenilmesi gerekir[44]. Bu noktada önemle belirtmek gerekir ki, vicdani kanaate ulaşılırken yenilmesine çalışılan şüphe, gerekçeye dayanan şüphedir. Burada gerekçeden kasıt, akla ve mantığa uygun gerekçedir[45].
Maddi gerçeğin peşinde olan idare hakimi de vicdani kanaatine dayanarak karar vermek zorundadır. Nitekim vicdani kanaat maddi gerçekliğin peşinde koşan bütün yargılama dalları için kabul edilen Anayasal biri ilkedir(Any, 138/1. m.) Yargılama faaliyeti sonucunda ulaşılan vicdani kanaat, hem bir sonuç hem de bir ölçüttür[46]. Vicdani kanaatin bir sonuç olmasının nedeni yargılama faaliyetinin ve akıl yürütmenin sonucunda ulaşılmasıdır. Ölçüt olmasını nedeni ise, yetkili makamın ispatın gerçekleştirdiğine hükmetmesi için vicdani kanaate ulaşması gereğidir. Ancak vicdani kanaatin derecesi, miktarı, kanun tarafından önceden tespit edilemez[47]. Bununla birlikte idare hukukunda ispat ölçüsünün genel bir kanaate ve varsayımlara değil; objektif kıstaslara dayanması gerekir.
Son olarak İdari Yargılama Usulünde yazılı delille ispat zorunluluğu geçerli olduğunda vicdani kanaat ölçüsünün uygulanabilip uygulanamayacağı tartışılabilse de kanımızca gerek yazılı yargılama gerek sözlü yargılama da vicdani kanaat ölçüsü geçerlidir.
.
İKİNCİ BÖLÜM
İSPAT ARAÇLARI
Hukuk sisteminde son derece önemli bir yeri olan yargılama hukukunu genel olarak iki temel sorunun çözümüne yönelik kavramlar bütünü olarak tanımlamak mümkündür. Bu sorunlar maddi sorun ve hukuki sorun olarak iki ana başlıkta toplanmaktadır. Niteliği itibariyle maddi sorun “olgusal dünya”ya ilişkin bir kavram olarak değerlendirilebilir; buna karşın hukuki sorun ise “normatif dünya” çerçevesinde ortaya çıkan bir yapıdır[48]. Bu sorunların çözümünde öncelikli olarak maddi sorunun; ikincil olarak ise hukuki sorunun çözümü amaçlanır. Yargılama hukukuna ilişkin bu iki önemli sorunun çözümüne bağlı olarak hâkimin öncelikli misyonu maddi gerçeğe ulaşmaktır. Hakimin bu misyonunu gerçekleştirirken kullandığı temel kaynak ispat araçlarıdır.
İYUK’ta medeni ve ceza hukukları bünyesinde yer edinen deliller idari yargılama hukukunda da ispat aracıdır. Bununla birlikte, İYUK 31. maddesinde bilirkişi, keşif ve delillerin tespiti ilgili olarak HUMK’a atıfta bulunarak, bu hükümlerin idari yargılamada uygulanacağını belirtmiştir. Kanımızca, kendisine özgü yargılama türü olan idari yargılama hukukunda yine kendisine özgü ispat araçlarında olması gerekir. Ayrıca, HUMK kendisine yer bulan ve yargılamanın adilane sonuçlanması bakımından son derece önemli ispat teorisinin İYUK’ta düzenlenmemiş olması olumsuz bir durumdur.
Bir davada, çekişmeli olan durumların kanıtlanması için başvurulan araçlara, “kanıt” ya da “delil” denilir[49]. İspat araçları ise delillerdir. Delil, ispat faaliyetinde kullanılan ve dava öncesi, mahkeme dışında gerçekleşmiş olan vakıaların temsilen yargılamaya ve çekişmeli vakıayı temsile ya da yansıtmaya elverişli olan inandırma araçları olarak da tanımlanmaktadır[50]. Daha açık bir ifadeyle, delil, vakıaların doğruluğu konusunda hakimi ikna etmeye yarayan ispat araçlarıdır[51].
Delilin konusu maddi vakıalardır[52]. Bu vakıalar, davanın ve savunmanın esasını oluşturan, bunların dayandıkları vakıalardır[53]. Söz konusu vakıaların varlığı veya yokluğu hakkında delil gösterilir.
Maddi sorunun çözülebilmesi için delil araçlarına ihtiyaç vardır. Delil araçlarının temel işlevi yargılamaya konu olayın tasavvur edilmesine imkan sağlayacak şekilde net ve şüpheden uzak bir tasvirini çizmekten ibarettir. Bununla birlikte ulaşılan sonucun rasyonel anlamda gerçeğe uygunluğu delil araçlarının gerçeğe uygunluğu ile doğru orantılı olarak değerlendirilir. Yetkili makam, delil araçlarının hangilerinin gerçeğe uygun olduğuna, akıl yürütmek suretiyle, vicdanına göre karar verecektir.[54] Aynı zamanda maddi gerçekliğin ispatlanması için delillerin gerçek veya gerçeğe yakın somut deliller olması gerekir. Dolayısıyla gerçekliği konusunda önemli şüphelerin bulunduğu delillerin yargılamada dikkate alınması ve hükme temel olarak kabul edilmesi varılan sonuçların adalate aykırı nitelik kazanmasına neden olacaktır.
Yargılamada, hukuki sorunun çözümü bütün önemine rağmen maddi sorunun çözümüyle karşılaştırıldığında daha az karmaşıktır. Çünkü maddi sorunu çözümü, geçmişte olmuş bir olayla ilgilidir. Kaldı ki maddi sorunun çözümü faaliyeti, yalnızca uyuşmazlık konusu olayın nasıl gerçekleştiğinin tespitiyle sınırlı değildir. Maddi sorunun çözümünün, sadece hukukun izin verdiği yöntemlerle gerçekleştirilebilecek olması delillerin hukuka uygun şekilde yerine getirilmesini de gerektirmektedir.
İdari yargılama usulünde kural olarak hem kesin hem de takdiri deliller uygulanmaktadır[55]. Yalnız kanunda gösterilenler dışında kesin delil yoktur.
Delil gösterme, aleyhine verilebilecek kararları lehine döndürme amacıyla taraflardan birine düşen, belli bir olay hakkındaki kendi iddiasının doğruluğunu veya karşı tarafın iddialarının asılsız olduğuna hakimi inandırmak ve bu çerçevede kanaat getirilmesini sağlamak ödevi olarak tanımlanmaktadır[56].İspat işinin şeklini veya usulünü düzenleyen delil gösterme kuralları yargılama hukuku alanına giren temel ispat kurallarındandır.
Deliller kural olarak taraflarca gösterilmesine rağmen re’sen araştırma ilkesinin uygulandığı davalarda hakim, davanın ispatı için gereken bütün delillere kendiliğinden başvurur, taraflar da karar verilene kadar delil gösterebilirler[57]. İdari yargılamada da delil gösterme yükü olmayıp, taraflar hakim tarafından karar verilene kadar delil gösterebilirler.
İdari dava dilekçelerinde delil gösterilmesine gerek olmadığını düşünülse de davacının elinde bulundurduğu delilleri dava dilekçesine eklemesi; hatta kimin delileri nereden temin edebileceği hakkında yol gösterici açıklamalar yapması, gereksiz zaman kaybını önleyeceğinden dolayı yararlı olabilir[58].
İdari yargılama yazılı yargılama esas olduğunda gösterilecek delillerinde yazılı olması gerekir. İdari Yargılama Usulü’nde delillerin gösterilmesi zamanı hususunda bir sınırlama mevcut değildir[59].
İspat yüküne ilişkin kuralları, delil gösterme kurallarıyla karıştırmamak gerekir; ispat yüküne ilişkin kurallar, hangi olay bakımından belirsizliğin kimin üzerinde bulunduğunu gösterir; buna karşılık, delil gösterme kuralları ise, ispat işinin biçimini veya yöntemini düzenler[60]. İspat yükü, esasla ilgili olaylar bakımından bir maddi hukuk kavramı olmasına ve esasla ilgili olaylar için ispat yükünü düzenleyen kuralların maddi hukuk alanına girmesine karşın delil gösterme yargısal bir kavramdır ve delil gösterme kuralları, yargılama hukuku alanına girer[61].
Takdir hakkı delillerin değerlendirilmesinde serbestçe değerlendirme hakkı olup, bir nevi hâkimin özgür alanıdır[62]. Bu özgür alanda hakim normların kendisine tayin ettiği sınırlar içerisinde serbestçe dolaşır. Dolaşırken ise vicdani kanaate ulaşır.
Takdir yetkisi Doktrinde tanımlanmıştır. Bir görüşe göre takdir yetkisi, kanun koyucunun bilerek ve isteyerek, yani bilinçli olarak bıraktığı kural içi boşlukların; hukuk kurallarını uygulamakla yükümlü olanlarca, olaylardaki özellikle toplumdaki ahlaki düşünceler, hukukun birliği, takdir yetkisini tanıyan kuralın amacı, sosyal adalet gibi hususlar göz önünde tutularak ferdileştirilip doldurulması yetkisidir[63]. Bir başka görüşe göre ise, herhangi bir hukuki kuralla, hakime tanınan olayların nitelik ve yapılarına göre gereken kararları serbestçe vermek, gerekli tedbirleri almak gücüne ve yetkisine hakimin takdir yetkisi denilir[64].
Hakimin takdir yetkisi ve bunu nasıl kullanacağı MK. 4. maddesinde düzenlenmiştir. Bu düzenlemeye göre: “Kanunun takdir yetkisi tanıdığı veya durumun gereklerini ya da haklı sebepleri göz önünde tutmayı emrettiği konularda hakim, hukuka ve hakkaniyete göre karar verir”.
Bu maddeye göre hakim, takdir yetkisini, olayın özelliklerini göz önünde tutarak, kanun hükmünün çizdiği sınır içinde adil bir sonuca varacak şekilde kullanmalıdır[65]. Yani hukuka uygun ve hakkaniyet ilkesine göre kullanacaktır. Hakkaniyet aynı zamanda hakimin takdir yetkisi önünde bir sınırdır.
Hakimin bu hakkı üzerinde her hangi bir denetim ve baskının olmaması vicdani kanaat açısından zorunludur. Zira, vicdani kanaatten söz edilebilmesi için, herhangi bir baskı veya etkinin olmaması gerekir[66]. Özgür bir ortamda hakim takdir yetkisini kullanarak maddi gerçeğe ulaşır. Nitekim takdir hakkı, serbest değerlendirmeye dayalı bir karardır[67]. Bu hakkın zedelenmesi hakimin ulaştığı kanaatin hukuksal niteliğini de zedeler.
İdare mahkemelerinde ise hakim hüküm aşamasında ya birey yahut da idare lehine karar verirken takdir hakkından yararlanarak maddi gerçeğe ulaşır.
Vicdani kanaatin oluşumunda önemli faktör olan takdir hakkı, keyfi bir hak olmayıp, kanun ve hukukla sınırlanmıştır. Benzer bir ifadeyle, hakimin “değerlendirme-taktir yetkisi” geniş anlamda hukuk ile sınırlıdır. Bu açıdandır ki, yargıcın bu yetkisini kullanarak vardığı sonucun “hukuka uygunluğu” zorunlu olup hakim istediği şekilde takdir hakkını kullanamaz.
Delil serbestliği, dava konusu uyuşmazlığın varlığı veya yokluğu, doğruluğu veya yanlışlığının ispatında ve değerlendirilmesinde her türlü delillin kullanılmasıdır[68]. Bu ilke gereğince uyuşmazlıklarda nelerin delil olabileceği sayılmayarak, her şeyin delil olabileceği kabul edilmiştir. Hakim, dosyadan edineceği kanaate göre delilleri takdir edecek ve ispat konusunda sonuca ulaşacaktır.
İdare Hukukunda, delil serbestliği ilkesi kabul edilmiştir. Nitekim re’sen araştırma ilkesinin doğrudan bağlantısı sebebiyle delil serbestliği ilkesi kabul edilmiştir. İdare hukukunda delil serbestliği ilkesi kabul edildiğinden, ispat aracı olabilecek –yemin haricinde- her şey delil olarak kabul edilmektedir. Nitekim İYUK’ta delillerin teker teker sayılmamış olması nedeniyle serbest delil sisteminin kabul edildiğini söyleyebiliriz. Bu nedenledir ki ceza yargılamasında olduğu gibi idari yargılamasında da serbest delil sistemi geçerlidir. Yalnız serbest değerlendirme ve bu yöndeki takdir hakkı sadece delillerle sınırlı olup, hukuki kanaati kapsamaz[69].
Danıştay ile idare ve vergi mahkemeleri, bakmakta oldukları davalara ait her çeşit incelemeleri kendiliklerinden yaparlar. Mahkemeler belirlenen süre içinde lüzum gördükleri evrakın gönderilmesini ve her türlü bilgilerin verilmesini taraflardan ve ilgili diğer yerlerden isteyebilirler(İYUK m.20) denilmektedir. Bu hüküm idari yargıda delil serbestîsinin kullandığını göstermektedir[70].
Mahkemenin taraflarca ileri sürülen, iddia ve savunmalara dayanak teşkil eden delillerle bağlı kalmayıp, dava konusunu kendiliğinden araştırması[71] olarak ifade edilen resen araştırma ilkesi neticesinde idare hakimi delilleri serbestçe takdir eder. Hakimin kanaati önceden belli ölçülerle bağlı değildir. Ayrıca delillerin serbestçe değerlendirme ilkesi bir takdir etme şeklidir. Maddi gerçekliği bulmaya çalışan idare hakimi, her ne kadar tarafların istemleriyle bağlı kalacak ve ceza yargılamasında olduğunun aksine yargılamaya maddi vakıalar getiremeyecek ise de, re’sen araştırma ilkeleri doğrultusunda delillerin ithali hususunda serbest davranabilecektir.
Yargı organları önünde bir hak iddiasında bulunan şahıslar, her ne kadar idari yargı hakimi re’sen araştırma yetkisini kullanarak bunlara ulaşabilecekse de, iddialarını dayandırdıkları delilleri dava ya da cevap dilekçesiyle mahkemeye sunmalıdır(İYUK, m.3/3) Bunun için gerekiyorsa henüz dava açılmadan evvel ileride açılacak bir davada öne sürülecek delilerin elde edilmesi için delil tespiti talebinde bulunmalıdır.
İdari yargıda dava açılmadan önce delil tespitine ilişkin doğrudan bir hüküm bulunmamaktadır. İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesi bu konuda HUMK’na yollamada bulunmaktadır. Dava açılmadan önce yapılacak delil tespiti, en az masrafla ve en kısa sürede yaptırma imkanına sahip bulunan yer mahkemesi veya sulh hakiminden istenebilir(HUMK m.370) Buna göre dava açılmadan önceki delil tespiti talepleri için görev ve yetki bakımından bir sınırlama yoktur[72].
İdari yargıda, ancak açılmış bir idari dava ile ilgili bulunan “delillerin tespiti”nin istenilmesi mümkündür[73]. İdari dava açıldıktan sonra bu davaya ilişkin delillerin tespiti, taraflarca ancak davaya bakan mahkemeden istenebilir(İYUK m.58/1)[74]. Bu düzenleme, idari dava açılmasından sonra, İdari Yargı düzenine mensup yargı yerlerinden; örneğin, adli yargı yerlerinden delil tespiti isteminde bulunulmasını; bu yargı yerlerinde, kendilerine yapılan başvuruları olumlu olarak sonuçlandırmalarını yasaklamaktadır[75].
Delillerin tespiti talebi yerinde görüldüğünde, davaya bakan mahkeme üyelerden birinin bu işle görevlendireceği gibi, delillerin tespiti yerel idari ya da adli yargı yerlerinden de istenebilir[76].
İdari yargı yerlerinden, delillerin tespiti, dava dilekçesinde veya daha sonraki bir tarihte, ayrı bir dilekçeyle istenilir. Delil tespit talepleri idari yargı yerlerince ivedilikle karara bağlanır(İYUK m.58). Delillerin tespitine yapılacak itirazlar, davaya bakan idari yargı yerince karara bağlanır.
1.Kavram
Delillerin hakimin kanaatini etkileme kabiliyeti onun delil değerini ifade eder[77]. Delil değeri, hakim tarafından maddi sorun hakkında kanaat oluşturulurken ve karara varılırken ve bu çerçevede ihtimaller değerlendirilirken anahtar görevi görmektedir[78].
İspat işleminde kullanılan ispat araçlarından sayılan delile değer biçme olarak ifade edilen delil değeri, yargılama hukukunda deliller arasında değer farkı yaratılarak delillerin kademelendirilmesidir. Yargılama hukukunda bir delilin değerinden söz edilirken delillin hakimin kanaatinin etkileme kabiliyetine, delil değeri ve maddi ispat gücü denir[79]. Eş deyişle her delil aynı değerde olmadığından delilin hakimin kanaatini etkileyebilme kabiliyetine “delil değeri” denir. Öte yandan, delil değeri, hakim tarafından maddi sorun hakkında kanaat oluşturulurken, karara varılırken ve ihtimaller değerlendirilirken anahtar görevi görmektedir[80].
Hakim kararını verirken delillerin ispat gücünden faydalanarak, hangi delilin gücü daha fazlaysa onun lehine karar verecektir[81]. Mevcut olan delilleri topladıktan sonra bunların hepsini birden değerlendirip ona göre hükmünü kuracaktır.
Delillerin değeri, onların türüne ya da biçimlerine göre değil; anlaşmazlık konusu olayın yapısına uygun olup olmamasına, olayı aydınlatacak nitelikte olup olmamasına göre değişir. Örneğin hukuka aykırı elde edilmiş bir delilin değerinden söz edilemez. Buna karşın kesin delilin değeri yüksektir.
İdari Yargılama hukukunda takdiri delil sistemi hakimse de her delil aynı değerde değildir. Deliller arasında kademelendirme vardır. Delillerin takdirinde de en önemli unsur kuşkusuz hakimin kanaatidir.
İdari yargılamasında hakimin karar verebilmek için kesin kanaate ulaşması şarttır. Hakimin kesin kanaate ulaşabilmesi için ispat araçlarından doğrudan yararlanması zorunluluğu vardır. Öte yandan, her hangi bir konunun nasıl ispat edileceği usul hukukuna ilişkin bir sorundur[82]
İdari Yargılama Hukukunda bir delilin değeri tespiti için aranan kriterler;
Noter marifetiyle alınan tanık beyanının değeri, tanığın edindiği bilgiyi her türlü bozucu tesirlerden uzak olarak tam ve dürüst bir şekilde alma kabiliyetine ve gerçeği olduğu gibi söyleme niyet ve iradesine bağlıdır. Tanıklar sadece hakime kanaate ulaşmasında yardımcı olan bir ispat vasıtası olduğundan tanık delilinin değeri zayıftır[83].
Bilirkişi raporları bağlayıcı olmasa da özellikle teknik hususları içeren bilirkişi raporlarının delil değeri yüksektir.
Bununla birlikte tüm bu açıklamalarımız açısından ortak nokta hukuka aykırı yollardan elde edilen delillerin delil değeri olmadığı gibi delil vasıflarının dahi bulunmadığı hususudur. Öte yandan delilin objesi ile delil değeri aynı değilse delil muteber değildir.
III. İdari Yargılama Usulünde Delil Türleri
Yargılama sadece hukuki vasıflandırma ve yalın hukuk bilgisinin kullanıldığı bir faaliyeti kapsamadığından ve hayat ilişkileri ile uyuşmazlıkların çeşitli olması sonucu, hakim çözmek zorunda olduğu uyuşmazlıkta, hukuki bilgi dışında kalan teknik ve özel bilgiye ihtiyaç duyabilir[84]. İşte bu noktada hakim uzman bir kişinin yardımına gereksinim duyar. Öte yandan, tanığın ifadesi doğrudan doğruya soyut vakıanın algılanmasına ilişkin olduğu halde, bilirkişinin raporu genel olarak ulaşabilecek tecrübelere ve bilgilere dayanır[85].
Hakimin bir yardımcısı olan bilirkişi[86], tecrübe prensiplerini hakkında hakimde eksik olan bilgiyi veren ve bu tecrübe prensiplerine dayanarak sabit olan bir olaydan sonuçlar çıkaran veya kendi özel bilgisine dayanarak uyuşmazlık konusu olayları tespit eden kişidir[87].
Bilirkişi İYUK’ta açıkça düzenlenmeyerek HUMK’nun 275-286 maddelerini atıf yapılmıştır(İYUK 31. m.). Yalnız bilirkişi seçimi Danıştay, mahkeme ve hakim re’sen yapar.
İdari yargılamada bilirkişi raporu hakimi bağlamaz(HUMK 286)[88]. Çünkü hakim dilerse ikinci ya da üçüncü kez bilirkişi incelemesine karar verebilecektir. Bilirkişinin rey ve mütalaaları hakimi takyit etmez ve hakim bilirkişi raporunu serbestçe değerlendirir ve gerekirse bilirkişi raporu aleyhine de karar verir[89]. Çünkü bilirkişi raporları davayı sonlandırmak amacına yönelik olmayıp, hakimin önüne gelen bir ihtilafı çözmek için gerekli olan özel ve teknik bilgiyi sağlamaya yöneliktir[90]. Yalnız hakim bilirkişi raporunun aksine hükmü verdiğinde gerekçesini kararında belirtmesi gerekir. Hakim bilirkişi raporuyla bağlı değilse, delilerin değerlendirilmesinde olgusal sınırla ve düşün kanunlarıyla bilimsel tahkikat metotlarıyla bağlıdır[91].
Danıştay’a göre bilirkişilik müessesesi, “hakime, önüne gelen bir uyuşmazlığı çözmek için gerekli olan özel ve teknik bilgiyi sağlamak amacın taşımaktadır. Hakimin bilirkişi raporunu serbestçe takdir ederek, bu raporun aksine de karar verebilmesi mümkündür. Raporun aksine karar verebilmesi hakimin, kendisini bilirkişi yerine koyması anlamına da gelmemektedir. Zira, bilirkişi raporunun sonucu, davayı sona erdirilecek nitelikte bir karar olmayıp; uyuşmazlığı çözen kararı verme görev ve yetkisi sadece hakime aittir”[92].
İdari Yargılama Usulü’nde bilirkişi incelenmesine ister talep üzerine ister re’sen karar verilmiş olsun davada ileri sürülen iddianın ispatı bu incelemeye dayanıyorsa ve gerekli masraf talep eden tarafından mahkeme veznesine yatırılmadıysa, mahkeme kararı, ilgili talebinden sarf nazar etmiştir. İspat hakkı kendi fiili ile ortadan kaldırmıştır, ispat hususunda kendine düşeni yapmadığı için karşı tarafın iddiaları doğru farzedilmiştir[93] denilerek, inceleme yapılmadan karar verilmesi doğru değildir. Zira idari yargılamada re’sen araştırma ilkesi mevcuttur. Danıştay kararlarına göre; eğer mahkeme, uyuşmazlığın çözümü için bilirkişi incelemesi yapılmasını elzem buluyor ve bu inceleme sonucu elde edilecek bilgilerden yararlanılmasının zorunlu olduğu kanısına varıyorsa, bilirkişi incelemesine karar verdikten sonra, gereken ücreti yatırılmamış olması davanın esastan rededilmesine sebep olmaz[94].
Yargılama pratiğinde bilirkişi raporlarının hakimi bağlamayacağı kuralı uygulanmamaktadır[95]. Hakim bilirkişi raporları doğrultusunda karar vermektedir. Bu da bilirkişileri hakim seviyesine yükselterek, bağımsız yargı için önemli bir handikap oluşturmuştur. Uygulamada rastlanan bir diğer olumsuzluk hakimlerin kendi yetki alanlarına giren ve hukuki kanaatlerini içeren konularda dahi bilirkişi atanması yoluna gitmeleri bu suretle bir ölçüde sahip oldukları karar verme yetkisini devretmelerinde görülmektedir. Oysa ki bilirkişinin görevi sadece hakimin bilgisi dışında yer alan bilimsel uzmanlık konusu içerisinde yer alan meselelere ilişkin olmalıdır. Bu bakımdan bilimsel kanaatten öte olaya ilişkin hüküm niteliğinde hukuki kanaatlere varılması bilirkişinin görevi dışında yer alan çok temel bir meseledir.
Nitekim bilirkişi raporunun hakimi bağlaması, hakim bağımsızlığı ile de bağdaşmaz[96]. Ancak hakim kendi uzmanlık alanı dışında başvurduğu bilirkişi raporunu serbestçe takdir edecektir. Bununla birlikte bilirkişi raporlarını rastgele değerlendirme yetkisine ve keyfiyetine de sahip değildir.
Öte yandan bir uyuşmazlıkta hükme alınacak bilirkişi raporunun hakimin sorduğu ve araştırılmasını istediği hususları kapsaması ve anılan hususları aydınlatıcı nitelikte olması gerekmektedir.
HUMK’nun 287-336. maddelerin arasında düzenlenen senet, bir kişinin vücuda getirdiği veya getirttiği ve kendi aleyhine delil teşkil eden yazılı belgedir[97]. Senet, kişinin kendi rızası ile kendi aleyhine hüküm ifade eden belgenin imzalanması suretiyle oluştuğundan idari yargılamada güçlü delillerdendir. İspat hukuku bakımından önemli olan senet metninin sadır olduğu kişiye aidiyetidir[98]. Ayrıca, senedi vücuda getirenin onu kendi aleyhine delil teşkil etmek iradesiyle vücuda getirmiş olması şart değildir[99].
Senet ile belge arasında hukuki değer bakımından farklılık vardır. Belge, iradenin dış alemde varlık kazanmasını sağlayan yazılı bir belge olarak tanımlanırken[100], senet ise daha dar bir kavramdır. Nitekim her belge kanun anlamında senet sayılmaz[101].
Senet medeni yargılama hukukunda en önemli kesin delil niteliğindedir[102]. Bununla birlikte adi senetlerin altındaki imza ikrar edilirse o da kesin delil hükmünü taşır. Buna karşın vergi yargılamasında senet takdiri bir delil olduğundan hakim bu delilin değerini serbestçe tayin eder. Türk doktrini senetle ispat kuralını sıkı şekilde uygulamaktadır[103].
Senetlerin delil olarak kullanabilmesi için dava konusu olan idari uyuşmazlıkla ilgisi olması şarttır. İdari uyuşmazlıkla ile ilgili olmayan senetlerin idari yargılamada delil olarak kabul edilmesi mümkün değildir.
Davada taraflar arasında geçmişte meydana gelmiş çekişmeli olaylar ve durumlarla ilgili sahip olduğu bilgi ve algılarını mahkemeye aktaran kişiye tanık denir[104]. Tanığın bilirkişiden farkı bilgi ve gördüklerini aktarırken yorumda bulunmaktan kaçınması zorunluluğunda ortaya çıkmaktadır. Böylece görülüyor ki tanıkla ispatın konusu, vakıalardır[105]. Tanığın beyanlarının hukuksal bir niteliğe de sahip olması gerekmez. Tanık beyanı anlamında önemli olan bizatihi sahip olduğu bilgi ve görgülerin tespitidir. Bu bakımdan tanık herhangi bir kanaat verme yetkisi ve imkanına da sahip değildir. Öte yandan tanık beyanı delili takdiri delil olup; zayıf bir beyinedir[106].
İdari yargılama hukukunda, yazılı yargılama ilkesi mevcuttur (İYUK 1/2 m.). Bu nedenle, gerek idare gerekse vergi mahkemelerinde tanık ifadelerinin delil olarak bir değer atfedilmesi hususu tereddütle karşılanmaktadır[107].Öte yandan, İYUK m.1/2’de yer alan ilkeye rağmen, idari davalarda da duruşma yapılabilir(İYUK m.17,18.19) Tanık ise, duruşmada dinleneceğine göre, idari davalarda da tanık dinlenebilir, ama İYUK’nun duruşma ile ilgili maddelerde, duruşmada tarafların dinleneceğinden bahsedilmiş olmasına rağmen (İYUK m18/3) tanık dinlenebileceğine dair bir hükme yer verilmemiştir[108].
Tanıklar sadece hakime kanaate ulaşmasında yardımcı olan bir ispat vasıtası olduğundan tanık delilinin değeri zayıftır[109]. Çünkü görülen ve işitilen şeylerin zaman içinde unutulması, tanık ile taraflar arasındaki yakınlık ve menfaat ilişkisi tanık beyanının gücünü zayıflatmaktadır. Bunun yanı sıra taraf beyanı delil niteliğinde olduğundan alelade şahit beyanı ile taraf beyanı arasında delil değeri anlamında önemli bir fark mevcut olup, alelade tanık beyanı delil niteliğine haiz değildir[110]. Tanık beyanının değeri, tanığın edindiği bilgiyi her türlü bozucu tesirlerden uzak olarak tam ve dürüst bir şekilde alma kabiliyetine ve gerçeği olduğu gibi söyleme niyet ve iradesine bağlıdır.
Bu prensibin sonucu olarak, Danıştay, noter huzurunda verilerek yazılı hale getirilmiş tanık ifadelerine değer atfetmektedir[111]. Buna rağmen noterce yapılan delil tespit işleminin delil değeri hakimin takdirine kalmıştır.
Yemin, taraflardan birinin bir olayın doğruluğu hakkında Allah’ı şahit göstererek ve namusu ile tasdik ederek beyanda bulunmasıdır(HUMK 337-367 m.)[112]. Yemin bir sulh olarak sayıldığında, yemini ancak hak üzerinde tasarruf yetkisi olan kimse edebilir[113]. İdari yargılamada ise yemin delil olarak kabul edilmemektedir.
Delil serbestliğinin bir istisnasını teşkil eden yemin, yazılı yargılamanın gereği olarak delil niteliğine haiz değildir. Dolayısıyla idari yargıda tam anlamıyla delil serbestliği değil; kısıtlı delil serbestliği ilkesinin geçerli olduğunu da söyleyebiliriz. Bununla birlikte bu kısıtlı delil serbestliği ilkesi çok büyük sınırlamalara tabi olan bir sistem olmayıp takdiri delil kavramının etkisiyle oldukça geniş bir yapı içermektedir.
İdari uyuşmazlıklarında taraflardan biri olan devlete veya onun devrettiği yetkiyi kullanan kamu idarelerine yemin teklif edilemez. Çünkü yemin teklif edilecek kişini gerçek kişi olması gerekir. Bu itibarla yeminin delil olarak kabul edilmemesi hem olayın özelliğine hem de yargılama hukukunun temel prensiplerine uygun düşmektedir.
İdari Yargılama Usulü Kanunu’nun 31. maddesiyle, HUMK’na yapılan atıf nedeniyle, keşif idari yargılama hukukunda ve dolayısıyla vergi yargılaması hukukunda da bir delil olarak yer almaktadır. İYUK sadece keşif ile ilgili olarak HUMK 363-366 maddelerine atıfta bulunuştur.
Keşif, mahkemenin, kişiler veya nesneler üzerinde, resmi sıfatıyla doğrudan ve duyu organlarına dayanarak bilgi sahibi olmasıdır[114]. Keşif sayesinde hakim, uyuşmazlık konusu olan şeyi bizzat müşahede ederek bilgi sahibi olabilmekte ve bunun sonucunda edindiği bilgi ve kanaate göre isabetle karar verebilmektedir[115].
Hakim keşif sonucu elde ettiği bilgilere bağlı değildir. Hakim keşfin sonucunda edindiği bilgiyi serbestçe takdir eder. Hakimin bizzat duyu organlarıyla uyuşmazlığı yerinde incelediğinde keşif güvenilen bir delildir.
İdari yargı uygulamasında keşif yalnız taşınmazların emsal değerlerini tespit etmekle ibaret olmayıp özellikle idarenin idari nitelikte eylemlerinden doğan maddi ve manevi zararların tazmini istemiyle açılan tam yargı davalarında, idarenin kusurunun derecesinin tespiti amacıyla yapılan keşiflerde söz konusudur[116]. Ancak keşif yapılabilmesi için, bu yolla edinilecek bilginin, dava konusu uyuşmazlığın çözümüne katkıda bulunabilecek nitelikte olması da gereklidir.
Kesin hüküm, HUMK. 237. maddesinde düzenlenen kesin bir delil türüdür[117]. Kesin hüküm, kesinleşmiş bulunan yargı kararları ile kurulan düzeni güçlendirmek, toplum huzurunun devamlı biçimde zedelenmesini önlemek amacına yöneliktir. Aynı zamanda davayı kazanan taraf, bu şekilde kesin nitelik almış olan mahkeme ilamına dayanarak, gerektiğinde devlet gücüne başvurmak suretiyle kazanmış olduğu hakkı isteyebilir. Öte yandan kesin hükmün, kesin delil olması davaların aynı taraflar arasında görülmesine bağlıdır[118].
Kesin hükümlerin, yasama yürütme ve idare tarafından, tartışma konusu yapılmaksızın derhal uygulanması zorunluluğu Anayasanın 138/4. maddesinde düzenlenerek anayasal ilkeye dönüşmüştür.
Kişilerin uyuşmazlık konusu olaylar ile ilgili daha önceki benzer kararlarına bakarak, lehine delil teşkil edebilecek kararları yargı makamlarının önüne delil olarak koyabilir. Kesin hüküm, hükmü veren mahkeme de dahil diğer bütün mahkemeleri bağlar. Mahkemeler, aynı konu ilgili aynı dava nedenine dayanarak aynı taraflar hakkında verilmiş olan kesin hüküm ile bağlıdır. Ancak yasalar, kesin hükme mutlak bir kuvvet vermekten sakınmakta olup, bir kimsenin savunmasını, görüşünü ileri sürmediği bir uyuşmazlık sonucunda verilen bir yargı kararını o kimse için bir hakikat saymaktan, o kimseyi bu kararın sonuçları ile bağlı tutmaktan çekinmektedir. Nitekim ceza yargılamasında kesin hükme maddi açıdan bağlayıcılık etkisi tanınmamalı görüşü hakimdir[119].
SONUÇ
KAYNAKÇA
Abdullah Dinçkol, Hukuka Giriş Hukukun Temel Kavramaları, Der Yayınları, Ekim 2001,
Ahmet Kumrulu, Vergi Yargılama Hukukunun Kuramsal Temelleri, Betacopy, Ankara-1989,
Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Genişletilmiş 9. Baskı, Ankara 1997,
Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Hukuku, Cilt: II, Altıncı Alfa Yayıncılık Baskı, Demir Demir Yayıncılılık, İstanbul- Şubat 2001,
Bilge Umar, Ejder Yılmaz, İspat Yükü, Yeniden Yazılmış-Genişletilmiş 2 nci bası, Kazancı Yayınları, İstanbul- 1980,
Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, 11. Baskı, İstanbul: Vedat Kitapçılık, 2005,
Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 4. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara-2005,
Halil Kalabalık, İdari Yargılama Hukuku, Değişim Yayınları, 1 Basım, 2003,
Hans Muster, Das Bundesrechtliche Beweismass, Fachbereich ZGB,
İlhan Postacıoğlu, Medeni Usul Hukuku Dersleri, İstanbul: Sulhi Garan Matbaası, 5.Baskı, 1970,
Kemal Oğuzman, Nami Barlas, Medeni Hukuk, Giriş, Kaynaklar, Temel Kavramalar, Tümüyle Gözden Geçirilmiş ve Yeni Medeni Kanuna Göre Hazırlanmış 9. Bası, Beta Yayınları, İstanbul- Eylül 2002,
Mehmet Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul: Kazancı Hukuk Yayınları, 1990,
Mehmet Kamil Yıldırım, “Bilirkişi Delilin Mukayeseli Hukuk ve Türk Hukukundaki Durumu”, 75.Yaş Günü İçin Prof. Dr. Baki Kuru Armağanı, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara-2004,
Metin Fevzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınlar, Ankara- 2002,
Mualla Öncel, Nami Çağan, Ahmet Kumrulu, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş Son Değişiklikleri İşlenmiş 13. Bası, Turhan Yayınları, Ankara-2005,
Muhammed Özekes, “Ülkemizde Hukukun Vicdan ve Ahlak Sorunu”, Eskişehir Barosu Dergisi, 2005, S: 6,
Nihal Saban, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Yenilenmiş 3. Baskı, Der Yayınları, İstanbul- 2005,
Nihal Saban, “Vergi Usul Kanunu’nda Yer Alan Karinelerle Aksini İspat” Danıştay Dergisi, Yıl:22, S.82-83,
Nurullah Kunter, Feridun Yenisey, Muhakeme Hukuk Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul-2000,
Osman Kiper, Hukuk Davalarında Kanıtlar, Adil Yayınevi, Ankara-1995,
Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, Cilt I-II, Gözden Geçirilmiş ve Yenilenmiş 6. Bası, İstanbul- 1997,
Salih Şanver, “Vergi Hukukunda İspat”, Vergi Dünyası, S:21, Mayıs, 1983,
Süreyla Şenlen Sunay, İdari Yargılama Usulüne Hakim Olan İlkeler Karşısında İsbat ve Delil Hususları, Kazancı Yayınları, İstanbul- 1997,
Şeref Gözübüyük, Yönetsel Yargı, 20. Bası, Turhan Kitabevi, 2004,
Şeref Gözübüyük, Turgut Tan, İdare Hukuku II (İdari Yargılama Hukuku), Turhan Kitabevi, Ankara,
Şükrü Kızılot, Zuhal Kızılot, Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 9. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara- 2005,
Vecdi Aral, Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, Filiz Kitabevi, İstanbul-2001,
Turgut Candan, İdari Yargılama Usulü Kanunu, Maliye ve Hukuk Yayınları, Ekim 2005,
Yusuf Karakoç, Vergi Yargılama Hukuku, Alfa Yayıncılık, İstanbul- 1995, s.209
www, tdk.gov.tr (erişim tarihi, 15.06.2006)
Corpus İçtihat Programı;
Kazancı İçtihat Programı.
[1] Hakan Pekcanıtez, Oğuz Atalay, Muhammet Özekes, Medeni Usul Hukuku, 4. Bası, Yetkin Yayınları, Ankara-2005, s.344
[2] Baki Kuru, Ramazan Arslan, Ejder Yılmaz, Medeni Usul Hukuku, Genişletilmiş 9. Baskı, Ankara 1997, s.340,
[3] Saim Üstündağ, Medeni Yargılama Hukuku, Cilt I-II, Gözden Geçirilmiş ve Yenilenmiş 6. Bası, İstanbul- 1997, s. 613; Baki Kuru, Hukuk Muhakemeleri Hukuku, Cilt: II, Altıncı Alfa Yayıncılık Baskı, Demir Demir Yayıncılılık, İstanbul- Şubat 2001, s.1968; Bilge Umar, Ejder Yılmaz, İspat Yükü, Yeniden Yazılmış-Genişletilmiş 2 nci bası, Kazancı Yayınları, İstanbul- 1980, s.2; Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.107; Yusuf Karakoç, Vergi Yargılama Hukuku, Alfa Yayıncılık, İstanbul- 1995, s.209
[4] Nihal Saban, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş ve Yenilenmiş 3. Baskı, Der Yayınları, İstanbul- 2005, s. 69; Mehmet Kamil Yıldırım, Medeni Usul Hukukunda Delillerin Değerlendirilmesi, İstanbul: Kazancı Hukuk Yayınları, 1990, s.40
[5] Metin Fevzioğlu, Ceza Muhakemesinde Vicdani Kanaat, Yetkin Yayınlar, Ankara- 2002, s.70
[6] Fevzioğlu s. 70, dpn 199
[7] Hans Muster, Das Bundesrechtliche Beweismass, Fachbereich ZGB, s.2
[8] Süreyla Şenlen Sunay, İdari Yargılama Usulüne Hakim Olan İlkeler Karşısında İsbat ve Delil Hususları, Kazancı Yayınları, İstanbul- 1997, s.28-29
[9] Ahmet Kumrulu, Vergi Yargılama Hukukunun Kuramsal Temelleri, Betacopy, Ankara-1989, s.85
[10] Mualla Öncel, Nami Çağan, Ahmet Kumrulu, Vergi Hukuku, Gözden Geçirilmiş Son Değişiklikleri İşlenmiş 13. Bası, Turhan Yayınları, Ankara-2005, s.206
[11] Turgut Candan, İdari Yargılama Usulü Kanunu, Maliye ve Hukuk Yayınları, Ekim 2005, s.55
[12] Danıştay, “İdari Yargılama Usulü Kanunun 20/1 maddesi…anıla bu hüküm ile uyuşmazlığı çözmekle görevli yargı yerlerine, dava konusu işlemin yetki, şekil, sebep,konu ve maksat yönlerinden biri ile hukuka aykırılığını saptama kanusunda re’sen araştırma yetkisi verildiği görülmektedir”. Dnş. 2. D. 2004/6213, 2005/329, kaynak: DKD, Sayı,110 Yıl 35-2005, s.123; Bir başka kararında ise, “İptal davalarında, idari işlemler hakkında hukuka uygunluk denetimi yapılmaktadır. Özellikle vurgulanması gereken husus, yetki ve şekil unsurları yönünden hukuka uygun olduğu anlaşılan bir işlemin, idarece gösterilen nedenle sınırlı olarak yargısal denetiminin yapılamayacağı, işlemin, mevcut kanuni düzenlemeler bütünlüğü içerisinde hukuka uygun bir sebebin bulunup bulunmadığının, idare hukukunun en belirgin ilkesi olan re’sen araştırma ilkesi çerçevesinde tetkiki gereğidir” Dnş.4.D. E. 2005/1452 K.2005/2538 22.12.2005 kaynak: DKD Sayı-112 Yıl 36-2006 s. 136
[13] Sunay, s.10
[14] Candan, s.55
[15] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.361
[16] Üstündağ, s.613
[17] Kuru, s. 1972
[18] Salih Şanver, “Vergi Hukukunda İspat”, Vergi Dünyası, S:21, Mayıs, 1983, s.54
[19] Üstündağ, s.507
[20] Umar, Yılmaz, s. 3
[21] İlhan Postacıoğlu, Medeni Usul Hukuku Dersleri, İstanbul: Sulhi Garan Matbaası, 5.Baskı, 1970, s. 460
[22] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.362
[23] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.362
[24] Kuru, s. 1973
[25] Nihal Saban, “Vergi Usul Kanunu’nda Yer Alan Karinelerle Aksini İspat” Danıştay Dergisi, Yıl:22, S.82-83, s.5
[26] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.364
[27] Umar, Yılmaz, s. 86; Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.364
[28] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.364
[29] Sunay, s.30
[30] Şeref Gözübüyük, Yönetsel Yargı, 20. Bası, 2004, Turhan Kitabevi s. 342-343
[31] Sunay, s.30
[32] Gözübüyük, s.465
[33] Nitekim Ceza Yargılamasında ispat külfeti savcının üzerinde olduğunu iddia eden yazarlar varsa da, öğreti de Kunter ve Yenisey göre, ceza yargılamasında ispat külfeti yoktur. Bunlara göre “İspat külfeti meselesi, kimin ispat edeceği meseledir. Böyle bir mesele medeni yargılamada vardır. Bu külfet kendisine yüklenen şahıs, delilleri ile bu hususu ispat edemezse, o husus ispat edilmemiş sayılır ve uyuşmazlık o şahsın aleyhinde çözülür. İspat külfeti meselesi, tarafların ikame ettikleri delilerle eli kolu bağlı bir hakimin mevcudiyeti halinde söz konusu olabilir. Bu sebeple ve hakimin delil araştırabildiği için, ceza muhakemesinde “ispat külfeti” diye bir mesele yoktur(Nurullah Kunter, Feridun Yenisey, Muhakeme Hukuk Dalı Olarak Ceza Muhakemesi Hukuku, İstanbul-2000, s.547) Aynı görüşte olan Yurtcan’ a göre ise, “Ne sanık suçsuzluğunu ve ne de savcı sanığın suçlu olduğunu ispatlamak yükü altında değildir. Mahkeme re’sen yapacağı araştırma sonucunda, delilerin değerlendirmesi ile sanığın suçluluğunu veya suçsuzluğunu konusunda bir hükme varacaktır. Bu nedenle ispat külfeti kavramı ceza yargılamasına yabancı bir kavramdır(Erdener Yurtcan, Ceza Yargılaması Hukuku, 11. Baskı, İstanbul: Vedat Kitapçılık, 2005, s.259)
[34] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[35] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[36] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[37] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[38] Muster, s. 1
[39] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[40] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.373
[41] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.374
[42] Muhammed Özekes, “Ülkemizde Hukukun Vicdan ve Ahlak Sorunu”, Eskişehir Barosu Dergisi, 2005, S: 6, s. 2;
[43] www, tdk.gov.tr (erişim tarihi, 15.06.2006)
[44] Abdullah Dinçkol, Hukuka Giriş Hukukun Temel Kavramaları, Der Yayınları, Ekim 2001, s. 200
[45] Fevzioğlu s. 185
[46] Fevzioğlu s. 215
[47] Fevzioğlu s. 215
[48] Fevzioğlu, s.68
[49] Gözübüyük, s.359
[50] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.379
[51] Özekes, s.131
[52] Kuru, s. 1967
[53] Kuru, s. 1967
[54] Fevzioğlu s.123
[55] Halil Kalabalık, İdari Yargılama Hukuku, Değişim Yayınları, 1 Basım, 2003, s. 328
[56] Umar, Yılmaz, s. 32
[57] Kuru, Arslan, Yılmaz, , s. 427
[58] Candan, s.249
[59] Sunay, s.33
[60] Umar, Yılmaz, s. 32
[61] Umar, Yılmaz, s. 32
[62] Dinçkol, s.230
[63] Fevzioğlu, s.117, dipnot: 341
[64] Dinçkol, s. 232
[65] Kemal Oğuzman, Nami Barlas, Medeni Hukuk, Giriş, Kaynaklar, Temel Kavramalar, Tümüyle Gözden Geçirilmiş ve Yeni Medeni Kanuna Göre Hazırlanmış 9. Bası, Beta Yayınları, İstanbul- Eylül 2002, s.63
[66] Fevzioğlu s.90
[67] Vecdi Aral, Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, Filiz Kitabevi, İstanbul-2001, s. 205
[68] Karakoç, s.102
[69] Şanver, s. 54
[71] Karakoç, s.83
[72] Kalabalık, s.329
[73] UMK, 24.12.2001-E.2001/92, K.2001/100 bkz. Kalabalık, s.329
[74] Danıştay bir kararında, “Dosyanın incelenmesinden mahkemece yukarda anılan kanun hükümü dayanak alınarak uyuşmazlığın çözümü için yapılması gerekli görülen keşif ve bilirkişi incelemesinin mahalli adlı yargı merciince yaptırılması yolunda karar alındığı, bunun üzerine adli yargı mercinin tespit ettiği bilirkişi tarafından mahallinde yapılan inceleme sonucunda hazırlanan rapor esas alınarak dava konusu işlemlerin iptal edilmesine karar verildiği anlaşılmaktadır.
Yukarıda anılan kanun hükümü delillerin tespitine ait düzenlemeyi içermekte olup idari yargı yerlerince keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılması yolunda mahalli idari veya adli yargı mercilerinin görevlendirileceği yolunda karar alınabileceğine ait hüküm taşımamaktadır.
İdari yargıda keşif ve bilirkişi incelemelerinin davaya bakan idari yargı mercileri tarafından yapılması gerekli olduğundan 2577 s. Kanunun 58. maddesinin 2. fıkrasındaki delillerin tespitine ait hükümlere dayanılarak mahalli adli yargı mercii tarafından keşif ve bilirkişi incelemesi yaptırılarak bunun sonucuna göre işlemlerin iptal edilmesine karar verilmesinde isabet bulunmamaktadır”. Dnş. 6. D. E. 1994/3089 K. 1995/925 T. 09.03.1995,
[75] Candan, s.750
[76] Kalabalık, s.330
[77] Kaan, s.2
[78] Osman Kiper, Hukuk Davalarında Kanıtlar, Adil Yayınevi, Ankara-1995, s. 31
[79] Yıldırım, s.35
[80] Kiper, s.31
[81] Fevzioğlu s. 99
[82] Üstündağ, s. 507
[83] Şükrü Kızılot, Zuhal Kızılot, Vergi İhtilafları ve Çözüm Yolları, Gözden Geçirilmiş 9. Baskı, Yaklaşım Yayıncılık, Ankara- 2005, s. 309
[84] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.423
[85] H. Yavuz Alongoya, M.Kamil Yıldırım, Nerhis Deren-Yıldırım, Medeni Usul Hukuku Esasları, 5.Bası, Alkım Yayınları, İstanbul-2005, s.386
[86] Şanver, s. 57; Kamil Yıldırım, “Bilirkişi Delilin Mukayeseli Hukuk ve Türk Hukukundaki Durumu”, 75.Yaş Günü İçin Prof. Dr. Baki Kuru Armağanı, Türkiye Barolar Birliği Yayını, Ankara-2004,s. 884; Yurtcan, s. 274
[87] Üstündağ, s. 740; Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.423
[88] Dnş. 11. D. 2001/1928 E. 2003/636 T.05.02.2003, Corpus İçtihat Programı;
[89] Bilirkişilik, hakime, bir ihtilafı çözmek için gerekli olan ve teknik bilgiyi sağlama macıan yönelik bir müessedir. Uyuşmazlığın çözümü için, özel bir teknik bilginin gerekli olup olmadığının ve dolayısıyla da bilirişiye başvurulup başvurulmayacağın takdiri hakimi aittir. Danıştay 7. 9.5.1996 tarih 1994/6125; K:1996/1773; Danıştay, 7. D. E. 1992/8390K. 1995/1528T. 11.4.1995 “Bilirkişilik ise, hakime önüne gelen bir ihtilafı çözmek için gerekli olan özel ve teknik bilgiyi sağlamak amacına yönelik bir müessese olup, bilirkişinin hukuki tavsif yapma gibi bir görevi, bilirkişi raporunun da davayı sona erdirici bir karar niteliği bulunmamaktadır. Uyuşmazlığı çözüme bağlayacak kararı verme görev ve yetkisi hakime aittir.Vergi inceleme raporunda sahte ve muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı olduğu belirtilen ve ihtilaflı dönemde vergi indirimine dayanak teşkil eden faturaların gerçeği yansıtıp yansıtmadığı hususu hukuki bir ihtilaf olup, hakimlik mesleğinin gerektirdiği genel ve hukuki bilgi ile çözümlenebilecekken ve inceleme raporundaki ifadeler, tespitler irdelenmek suretiyle bir karar verilmesi gerekirken, bilirkişi raporunda, bu hususun incelenmesi istenmediği halde yükümlü şirketin sahte ve muhteviyatı itibarıyla yanıltıcı belge kullanmadığı kanaatine varıldığının belirtilmesi üzerine mahkemece bilirkişi raporuna aynen uyulmak suretiyle hiç bir irdeleme yapılmaksızın karar verilmesi yerinde görülmemiştir”( Kazancı İçtihat Programı).
[90] Sunay, s.51
[91] Yıldırım, “Bilirkişi Delilin Mukayeseli Hukuk ve Türk Hukukundaki Durumu”, s. 889
[92] Dnş. 10.D. T. 09/02/2005, E.2002/3573 K.2005/367 DKD. S.109 Yıl-2005, s.305
[93] Dnş. 4.D. T. 30/5/1988, E.1986/2676 K.1988/2151 DD. S.72-73, s.258
[94] Sunay, s.53-54
[95] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, Medeni Usul Hukuku, s.431
[96] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, Medeni Usul Hukuku, s.431
[97] Kuru, s. 2073
[98] Alongoya, Yıldırım, Deren-Yıldırım, s.352
[99] Kuru, s. 2074
[100] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.395
[101] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.395
[102] Kuru, s. 2079
[103] Yıldırım, Senetle İspat Kuralının Türk…,s.130
[104] Üstündağ, s. 731; Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.434; Kuru, Arslan, Yılmaz, s.493
[105] Üstündağ, s.731
[106] Alongoya, Yıldırım, Deren-Yıldırım, s.345
[107] Danıştay 3. D. E. 1973/3995. K. 1974/4220 “… hafızaya dayanan şehadetin zayıf ve çürük bir delil olduğu, hafıza kudretinin marazi sakatlık bulunabileceği, bunun kişiden kişiye değiştiği gibi menfaat, kişiye duyulan sempati gibi hissi nedenlerin etkisi ile gerçeğe uymayabileceğini belirtmiştir.( Sunay)
[108] Dnş. 3 D. T 24/12/1986, E.1986/1201, K.1986/2706, DD. S.66-67, s.187
[109] Kızılot, Kızılot, s. 748
[110] Sunay, s.60
[111] Sunay, s.57
[112] Kuru, s.298, Alongoya, Yıldırım, Deren-Yıldırım, s.368
[113] Üstündağ, s. 685
[114] Üstündağ, s. 761
[115] Pekcanıtez, Atalay, Özekes, s.443
[116] Candan, s.768-769
[117] Alongoya, Yıldırım, Deren-Yıldırım, s.376
[118] Alongoya, Yıldırım, Deren-Yıldırım, s.377
[119] Fevzioğlu s.137 vd
![]()
🟢 Çevrimiçi|
Alternatif Hukuk Bürosuna hoş geldiniz. Size nasıl yardımcı olabilirim?
Gizlilik Politikası